Dostoyevski 200 yaşında: Şiddet insanları nasıl köleleştirir?

MESUT BAYRAKTAR

Dostoyevski hakkında çok şey yazılabilir. Bu sadece romanlarında işlediği konuların çeşitliliğinden ve sayısız karakterinden kaynaklanmıyor. Hayatı da radikal çelişkilerle doludur. Bunda Dostoyevski’nin kendisine hiç de ender olmayacak şekilde edebi bir şahsiyet gibi – bir oyuncu, bir ikiz, bir katil, bir genç, bir iblis, bir aptal, bir suçlu veya bodrumdan bir kaydedici olarak – muamele etmesi rol oynar.

Bununla birlikte, eserlerinin büyüklüğü ve kendi inandıkları için belirleyici faktör, 1850’den 1854’e kadar zorunlu çalışma ile birlikte Sibirya’da dört yıl sürgün cezası ve ardından bir asker olarak altı yıl askerlik hizmeti olarak yaşadığı Katorga’ydı. Katorga hayatında bir dönüm noktasıydı.

Ütopik bir sosyalist ve önemsiz derecede küçük bir grubun üyesi olarak, o ve arkadaşları, çara suikast girişiminde bulunmak için 1848/1849’daki Avrupa devrimlerinin gölgesinde karar almışlardı. Yakalandılar. O zamanlar „Yoksullar“ veya „Beyaz Geceler“ gibi romanlarıyla tanınan Dostoyevski, idama mahkum edildi. İnfazdan kısa bir süre önce, cellatlara Çar I. Nicholas’ın af kararı geldi. Belki de bu, bugün araştırmaların ortaya koyduğu gibi çarlığın Avrupa’daki devrimci faaliyetler konusunda hevesli olan genç aydınları caydırmak için yaptığı birçok oyundan biriydi. Dostoyevski’de bu hesap az çok işe yaramıştı. On yıllar süren zulüm sisteminin ardından 1861’de II. Aleksandr’ın bir kararnamesi ile gelen ve Rusya’da kapitalizmin daha da dizginsiz bir şekilde gelişmeye başladığı „köylü kurtuluşu“nun ardından Dostoyevski, devrimden, ütopik sosyalizmden ve kitlelerin ona karşı mücadelesinden koptu. O andan itibaren onun için „Bir Yazarın Günlüğü“nde açıkladığı üç yeni referans noktası vardı: Rus monarşisinin yenileyicisi olarak Çar Peter I, Rus halk ruhunun bir peygamberi olarak Puşkin ve Rus halkının tarihsel kaderi olarak Doğu Roma Hıristiyan ortodoksluğu. Dostoyevski, 1881’de Saint Petersburg’da 59 yaşında bir edebiyat yıldızı ve Çar’ın sadık bir tebaası olarak öldü.

Katorga’dan sonra 1860’ta yayınlanan „Ölüler Evi’nden Notlar“, eseri bu kopuşu işaret eder. Kitap, edebi-protokol temelli bir roman, roman biçiminde otobiyografik bir kesit, edebi bir dönüşümde Dostoyevski’den bahsetmeyen ve Katorga’dan gelen deneyim ve izlenimleri anlatan bir romandır. 1854 gibi erken bir tarihte kardeşine yazdığı bir mektupta şöyle yazmıştı: “Katorga’da halkımızdan ne kadar çok tip ve karakter aldım! Kaç serseri ve hırsız hikayesi ve genellikle karanlık, acılı günlük yaşam. Bütün kitaplar için bu yeterlidir.” Bütün eserleri, özellikle sonrakileri, tam da bu anlamda, düşüncelerinin eti haline gelen Katorga ile ilgilidir. Tüm fenomenleri ve unsurlarıyla devrim öncesi Rusya’nın daha iyi anlaşılmasını sağlamakla kalmaz. Romanları, özgürlük arzusunu itaat iradesine dönüştüren şiddeti, şiddetin insanları nasıl köleleştirdiğini konu alır. Myshkin, Roggochin, Ippolit, Raskolnikov, Stavrogin, İvan Karamazov ve daha birçokları – hepsi bu aşağılama, içteki değişim pratiğinden ortaya çıkan tiplerdir.

Bu açıdan bakıldığında, Katorga’dan sonra bile Dostoyevski her zaman devrime ve ezilen kitlelere bağlı kaldı. Edebiyatı onu açığa çıkarır. Bu yüzden bugün, edebiyatı Katorga mazlumlarını farklı biçimler ve araçlarla ortaya koyarak büyülemeye devam ediyor. Eserleri kendisinden daha devrimci oldu.

Çeviren: Semra Çelik

%d Bloggern gefällt das: