AİHM kararları ve Avrupa’nın insan hakları karnesi

FOTO: AABF / Strasbourg

YÜCEL ÖZDEMİR

30 Kasım’da başlayan ve sonuçları bugün açıklanacak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısı, Türkiye kamuoyunda daha çok Osman Kavala kararı ekseninde tartışıldı, yazılıp çizildi. Halbuki aynı toplantıda Türkiye’nin tanımadığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları çerçevesinde üç önemli dava daha vardı. HDP Eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun AİHM kararına rağmen devam etmesi de Bakanlar Komitesinin gündemindeydi.

Kavala ve Demirtaş kararlarının yanı sıra Alevi çocuklarına zorunlu din dersi dayatmasına dair verilen kararlar da gündemde yer alıyordu. AİHM bugüne kadar Alevi çocuklarına zorunlu din dersi okutulmasına karşı üç değişik başvuruda Türkiye’yi mahkum etti.

Bu çerçevede Cem Vakfı, İzzetin Doğan ve arkadaşları ile Hasan-Eylem Zengin lehine verilmiş kararlar bulunuyor. Özellikle 9 Ocak 2008’de alınan ve bir ilk olma özelliği taşıyan “Hasan-Eylem Zengin” kararı 13 yıldır Türkiye hükümeti tarafından keyfi bir şekilde uygulanmıyor. Bunda Sünni mezhebine hitap eden, Alevileri yok sayan, din üzerinden bölünmeyi oya çeviren AKP’nin tek başına iktidarda olmasının payı büyük.

Konuya dikkat çekmek üzere Avrupa’daki Alevi örgütleri 30 Kasım’da Strasbourg’da bir eylem de düzenlediler. Ve AİHM’nin kararlarının derhal kabul edilmesi çağrısında bulundular.

Bakanlar Komitesinin gündeminde ayrıca haziran 2001’de idam cezasına çarptırılan, sonra idam cezası kaldırıldığı için ömür boyu hapis cezasında çarptırılan Emin Gurban lehine verilen karar da bulunuyor. AİHM, 15 Aralık 2015’te Gurban hakkında verilen ömür boyu hapis cezasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AHİS) kötü muamele ve işkenceyi yasaklayan 3. maddesine aykırı olduğuna hükmetmiş ve Türkiye’yi mahkum etmişti.

Buna rağmen Türkiye kararı tanımayarak Gurban’ı serbest bırakmadı. Bırakılması durumunda, uygulama PKK Lideri Abdullah Öcalan ve ömür boyu hapse mahkum edilmiş diğer siyasi tutsaklar için emsal olabilir.

Görüldüğü gibi Türkiye sadece Kavala ve Demirtaş kararlarıyla Bakanlar Komitesinde gündemde değil. AİHM kararlarını tanımamak adeta sistematiğe bağlanmış.

Ancak bunu Avrupa Konseyinin 47 üye ülkesi arasında sadece Türkiye yapmıyor. Konseyin internet sitesinde toplantı dolayısıyla yayınlanan listeye bakıldığında (https://rm.coe.int/table-1419-eng/1680a45196) toplam 19 üye ülkenin, altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini (AİHS), dolayısıyla AİHM kararlarını tanımadığı görülüyor. Bu tablodan bakıldığında Türkiye yalnız değil. Hal böyle olunca 47 üyeli konseyde önemli kararlar için gerekli olan üçte iki çoğunluğu (32) sağlamak çok da kolay değil.

Tabloya bakıldığında en fazla otoriter rejimlerin işbaşında olduğu ülkelerin AİHM kararlarını tanımadığı net olarak görülebiliyor. Rusya yedi davayla AİHM kararlarını tanımayan ülkeler sıralamasında başı çekiyor. Muhaliflere yönelik insanlık onurunu zedeleyen davranışlarda bulunduğu için pek çok kez mahkum edilen Rusya, baskıya rağmen geri adım atmaya yanaşmıyor. Bundan sonra da yanaşacak gibi görünmüyor.

Rusya’dan sonra Türkiye, Macaristan, Azerbaycan ve Ukrayna dörder davayla ikinciliği paylaşıyor. Özellikle Türkiye, Macaristan ve Azerbaycan otoriterlik konusunda adeta “ikiz kardeş”. Bu nedenle ortada şaşırtıcı bir durum yok.

Romanya ve Bulgaristan üçer, Moldovya, Bosna-Hersek, İtalya ikişer, Ermenistan, Hırvatistan, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Litvanya, Kuzey Makedonya, Polonya ve İngiltere birer davayla Bakanlar Komitesinin gündemindeydi.

AİHM tarafından alınan ve halen tanınmayan kimi kararların geçmişi 2000 yılına kadar uzanıyor. Örneğin Bulgaristan “Velikova Kararı”nı 21 yıldır tanımıyor. Avrupa Konseyi bugüne kadar ciddi bir yaptırım yapmış da değil. Rusya’da ceza alıp da AİHM tarafından bozulan kararların çoğu Batı yanlılarıyla ilgili. Ukrayna’da ise ceza alanların çoğu Rusya yanlıları.

Mayıs 1949’da 10 ülke tarafından temeli atılan, aynı yılın ağustos ayında Türkiye ve Yunanistan’ın da üye olmasıyla “kurucu ülke” sayısı 12’ye çıkan Avrupa Konseyi “Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak“ iddiasıyla kurulmuştu. Ne var ki siyasi çıkarlar, egemenlik mücadelesi, bölgesel ve ülke içi gerilimler, azınlık haklarını yok sayma, siyasi rakiplerini ortadan kaldırma gibi konularda egemen güçler, yeri ve vakti geldiğinde kolay bir şekilde altına imza attıkları anlaşmalara uymayabiliyorlar. Hem de yaptıklarının temel hak ve özgürlüklere, imzaladıkları uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu bildikleri halde…

Muhtemelen geçmişle kıyaslandığında AİHM kararlarını tanımama, politik gelişmelere bağlı olarak sürekli artıyor. Bu da “evrensel hukuk normları” olarak tanımlanan sözleşmelerin sınırlarını asıl olarak dönemin siyasi gelişmelerinin belirlediğini gösteriyor. Halbuki, evrensel hukuk, insan hakları ve temel özgürlükler dönemin koşullara bağlı değişebilen tanımlamalar değil, kazanılmış haklardır. Gelişmeler bu haklar uğruna daha fazla mücadelenin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

%d Bloggern gefällt das: