Türkiye’deki ekonomik kriz Almanya basınında

German Foreign Policy başyazısında, „Türkiye’deki kırılmaların, istikrarsız dünya finansal sisteminde küresel bir zincirleme reaksiyon başlatması yönünde ciddi bir tehlike var“ yorumu yapıldı.

Almanya’da gözlemciler, Türkiye’deki mevcut ekonomik ve kur krizine endişeyle tepki veriyor ve bunun Almanya için sonuçları hakkında spekülasyon yapıyorlar. Türkiye şu anda bir yıl içinde euro karşısında değerinin yüzde 60’ını kaybeden liranın trajedisini yaşıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, dış sermayenin ülkeyi terk etmesini tetikleme tehdidinde bulunan bir faiz indiriminde ısrar etmesi, bu durumu daha da kötüleştiriyor. Almanya için sonuçlardan korkuluyor çünkü iki ülke ekonomik olarak birbirine çok yakın: Almanya Boğaz’daki en önemli ticaret ortağı ve en büyük yabancı yatırımcılardan biri. Alman bankacılık sistemi üzerindeki doğrudan sonuçlarının ise oldukça küçük olacağı tahmin ediliyor: Alman bankaları Türkiye’ye 13 milyar ABD doları değerinde kredi verdi; risk büyük değil. İspanyol veya Fransız bankalarında yaşanan kriz gelişmelerinin dolaylı sonuçları ise gözardı edilemez. Türkiye’de üretim yapan Alman firmaları liradaki düşüşe seviniyorlar bile.

Ana akım Alman medyası, Türkiye’de şu anda gelişmekte olan ekonomik ve kur krizine endişe ve son derece açık eleştirilerle tepki veriyor. Örneğin WirtschaftsWoche, artan enflasyon karşısında Ankara’nın gevşek para politikasını Türkiye’yi “yıkacak” bir “parasal amok” olarak tanımlıyor. En çok satan Alman ekonomi gazetesi Handelsblatt’a göre, mevcut enflasyon dalgası “hükümetin ekonomisini ve popülaritesini” aşındıracak ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan durumu daha da kötüleştiriyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung’un haberine göre, Türk Cumhurbaşkanı yurt dışında veya yurt içinde “suçlu” aramak için düşük faiz politikasıyla ülke vatandaşlarını “yoksulluğa” sürüklüyor. Türkiye’de dükkanlarda ekmek dahil temel yiyecekler, yüksek fiyatlar nedeniyle kişi başı bir parça ile sınırlıydı. Aynı zamanda Türkiye’de yeni baskı dalgaları olduğuna dair haberler de geliyor; bunlar açıkça liranın değer kaybetmesini önceden gören ve açıklayan kişilere yönelik.

Sert eleştiri, Türk lirasının değerindeki dramatik düşüşe yanıt olarak geliyor. Türk parasının euro ve ABD doları karşısında uzun süredir sürünen devalüasyonu, kasım 2021’de gerçek bir devalüasyon dalgalanmasına dönüştü: Kasım başında bir euro 11 lira oldu, sadece bir ay sonra 15 liraydı. Genel olarak, Türk parası bir yıl içinde euro karşısında değerinin yüzde 60’ını kaybederken, yükselen piyasadaki resmi enflasyon oranı şu anda yüzde 21’in üzerinde. Para birimindeki düşüşün boyutu, yalnızca uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında tam anlamıyla görünür hale gelir. Bir yıl önce yaklaşık dokuz liraya bir euro alabiliyordunuz, üç yıl önce bu sadece altı lira, beş yıl önce ise sadece dört liraydı. Mevcut devalüasyon artışı, Erdoğan’ın baskısı altında merkez bankasının kasım ayı ortasında düşürdüğü faiz oranlarıyla körüklendi. Erdoğan, diğer şeylerin yanı sıra Kur’an’ın faiz yasağını gündeme getiriyor ve yüksek faiz oranlarını enflasyonun nedeni olarak yorumluyor. Faiz indirimi, önümüzdeki yıl yüzde 30’a yükselmesi beklenen para birimi devalüasyonunun hızlanmasına rağmen geldi.

Dolayısıyla Türkiye, diğer pek çok gelişmekte olan ülkenin çektiği gibi klasik bir borç tuzağına düşmüş durumda. Para biriminin çöküşü nedeniyle ülkenin dış borçları giderek daha pahalı hale geliyor; şu an 576 milyar ABD doları. Son yıllarda sermaye girişleri Türkiye ekonomisi için önemli bir ekonomik yakıt işlevi görmektedir. Lira ne kadar düşerse, Türk şirketlerinin kredileri ödemesi o kadar zorlaşıyor; borç yükü altında çökme tehdidi altındalar. Ancak Ankara’nın enflasyonla mücadele edebileceği herhangi bir yüksek faiz politikası ekonomiyi oyalayacak olsa da ülkeyi resesyona sürükleyecektir; Bu, aşırı borçlu birçok şirketin boynunu kırar. Geçen mart ayında Erdoğan’ın düşük faiz politikasını hemen izlemeyi reddeden merkez bankası başkanını görevden almasıyla birlikte yabancı sermaye Türkiye’den dışarı akmaya başladı. Bir hafta içinde, yabancı yatırımcılar, o zamanki deyişle “Ülkedeki para politikasında bir değişiklik korkusu” nedeniyle Boğaz’dan yaklaşık 2,5 milyar ABD doları çekti.

Dolayısıyla, Erdoğan’ın para politikası duruşu ne olursa olsun, Türkiye’de tam anlamıyla bir ekonomik ve borç krizinin önüne geçilmesi pek mümkün görünmüyor. Türkiye, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin önemli bir ekonomik ortağı olduğundan, bu tehdit edici senaryo, Almanya ve AB için olası bir enfeksiyon riski korkusunu hızla artırıyor. Kasım ayının sonunda medya, Türkiye’den “Avrupa bankaları için tehdit oluşturacak” bir “büyük finansal piyasa depremi”nin gelip gelmeyeceğini sorusunu ortaya attı. Buna göre özellikle Türkiye’ye 80 milyar ABD doları tutarında kredi vermiş olan İspanyol finans kuruluşları risk altında. Fransız bankaları da “35 milyar dolarlık bir tehlike” ile karşı karşıya. Alman finans kurumları ise “neredeyse 13 milyar dolar” kredi hacmiyle geride kaldı ve sonuç olarak Avrupalı rakiplerine göre “Türkiye’deki işlere daha az bağımlı”. Türkiye’nin dış kredilerinin büyüklüğü, 2008’de küresel mali krizi tetikleyen 613 milyar ABD doları borç dağının altında kalan kötü şöhretli yatırım bankası Lehmann Brothers’ın yükümlülüklerine çoktan yaklaşmış olsa da, uzmanlar Türkiye’nin borcunun nasıl yansıdığı konusunda ikiye bölünmüş durumda. Gerçekten de, Boğaz’daki devasa kredi borçlarının ödenmemesinin sonuçları, Euro Bölgesi finans sektörü için yönetilebilir görünüyor; ancak Türkiye’deki kırılmaların, istikrarsız dünya finansal sisteminde küresel bir zincirleme reaksiyon başlatması yönünde ciddi bir tehlike var.

Yükselen kur krizine rağmen, gözlemciler Türkiye’deki Alman şirketleri için özel bir tehlike görmüyorlar. Siemens, Bosch ve Daimler gibi şirketlerden birçok orta ölçekli şirkete kadar, Boğaz’da Alman katılımlı ya da tamamen Alman 500 şirket faaliyet gösteriyor. Alman şirketleri ağırlıklı olarak ihracat için çalıştıkları için, onlar için “Daha az endişelenmek” gerekiyor, deniliyor, tam tersine: Liradaki değer kaybı onların işine yarıyor. Sonuç olarak, kasım ayı ortasındaki basında çıkan haberlerde, Alman şirketlerinin Türkiye’yi “sevdiği” söylendi. Siyasi olarak Ankara ve Berlin “Birçok yerde kesişebilir”; ancak Federal Cumhuriyet’teki şirketler ve yatırımcılar için “Boğaz’da avantajlar risklerden daha ağır basıyor”.

Alman-Türk Dış Ticaret Odasının yaptığı ankette, liradaki değer kaybının ardından artan ihracat gelirlerinin yanı sıra, özellikle orta vadeli büyüme beklentileri iyimser olarak değerlendirildi. Alman-Türk Dış Ticaret Odası bu yıl Türkiye’de bir ortak girişim için 150 milyon euro harcayan ilaç şirketi Boehringer gibi Alman şirketlerinin daha büyük yatırımlarına atıfta bulunarak, krizin “pazara ucuz giriş” için fırsatlar da sunduğunu belirtti. Almanya, korona krizinin arifesinde 2019 yılında 33,4 milyar avroluk ticaret hacmiyle Türkiye’nin en önemli ticaret ortağıydı.

Çeviren: Semra Çelik