AB Türkiye’nin tam üyelik macerasına noktayı konuldu

Foto: Pixabay

Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin dondurulması oylamasında hiçbir ülke Türkiye ile ilişkilerin ilerletilmesi yönünde görüş belirtmedi. Bu Türkiye rejimimin AB’de dostunun kalmadığı anlamına geliyor.

Yücel ÖZDEMİR / Köln 

Brüksel’de salı günü toplanan AB Genel İşler Konseyi’nin oy birliğiyle Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerinin dondurulmasına dair verdiği karar aynı zamanda 17 Aralık 2004’te açılan kapanın kapanması anlamına geliyor. Oylama sırasında hiçbir ülkenin Türkiye ile ilişkilerin ilerletilmesi yönünde görüş belirtmemesi ise dikkat çekici. Bu, aynı zamanda Türkiye rejimimin AB’de bir dostunun kalmadığı anlamına geliyor.

Halbuki, bundan tam 17 yıl önce, 17 Aralık 2004’de Brüksel’de yapılan AB Zirvesi’nde sabahlara kadar yapılan pazarlıkların ardından Türkiye ile müzakerelere 3 Ekim 2005’te resmen başlanmasına karar verilmişti. O dönemde başbakanlık koltuğuna oturan şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ya hep ya hiç” anlayışıyla geldiği Brüksel’de demokratikleşme yönünde verdiği vaatler karşılığında müzakere takvimini almayı başarmıştı. Özellikle dönemin Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in yoğun girişimi ve arabuluculuğu sonucunda, kesilen pazarlıklarda yeniden masaya oturulmuş ve müzakerelere başlanması için 3 Ekim 2005 günü işaret edilmişti.

O gün belirlenen takvimden yola çıkan Erdoğan destekçisi gazeteciler ve yazarlar, Türkiye heyetinin kaldığı otel lobisinde parmak hesabıyla müzakere başlıkları açıp kapatıp, “En geç 2013’te AB üyesiyiz” deniliyordu. Dönemin AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso da tam üyelik için 2021’yi işaret etmişti.

SERMAYE BASININ SEFİL HALİ

AB ile müzakere sürecinin başlaması açısından önemli bir dönemeç olan 17 Aralık 2004’teki AB Zirvesi’nin ardından Erdoğan’ın “Avrupa’yı usta pazarlıkla dize getirdiği” üzerinden sürdürülen propaganda sonrası 17 Aralık’ın “AB Bayramı” ilan edilmesi gerektiğini ortaya atanlar da olmuştu o zamanlar. Nitekim, 17 Aralık zirvesinden AB’ye üyelik konusunda önemli bir adım olan müzakereler için bir tarih koparmayı başaran Erdoğan törenlerle karşılanmıştı. Zirveden sonraki gün gazeteler tarafından atılan şu manşetler de durumu özetliyor: “Başardık” (Hürriyet), “Avrupa ihtilali” (Sabah), “Yeni yıldız” (Tercüman), “Yeni bir dünya” (Akşam).

Bunlar, daha o gün Türkiye tarafının üyelik sürecine gerçekçi değil duygusal yaklaştığı ve bunu iç politikada güçlü kullandığını gösteriyor.

AB’nin müzakereler için kapıyı aralaması yine Türkiye içinde kimi liberal-sol çevreleri de heyecanlandırmış, nihayet demokrasinin geleceği üzerinden AB’ye övgüler dizilmiş ve hararetli bir Erdoğan destekçiliği yapılmıştı.

17 yıl içinde köprünün altından çok sular aktığı, AB ile müzakerelerin başlamasının otomatikman demokratik hak ve özgürlüklerde bir ilerlemenin olacağı anlamına gelmediği, artık net olarak görülüyor. Üstelik, bu süreçte AB’nin egemen ülkeleri “aday ülke” Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırma yönünde attıkları adımlar karşısında çoğunlukla “üç maymunu” oynadı.

AB İÇİNDE DESTEKLEYEN KALMADI

Ne var ki, AB cephesinde, 17 yıl önce müzakerelere başlama kararı verildiğinde aslında “ucu açık” bir sürecin başladığı biliniyordu. Müzakerelere başlanacaktı ancak sürecin ne zaman tamamlanacağı, belki de hiç tamamlanmayacağı konusunda net bir takvim belirlenemiyordu. Bunun başlıca nedeni de AB’nin Türkiye ile nasıl bir ilişki sürdüreceğinden kaynaklanıyordu.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair’i da yanına alan Gerhard Schröder’in başını çektiği sosyal demokratlar AB’nin dünya üzerindeki çıkarlarına bağlı olarak Türkiye’nin AB’ye entegre edilmesini savunuyorlardı. Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac’ın başını çektiği muhafazakarlar ise üyelik olmadan, ilişkilerin Gümrük Birliği üzerinden güçlendirilmesini savunuyorlardı. Bugün gelinen aşamada, ikinci görüşün ağırlık kazandığı anlaşılıyor. Bunda elbette Türkiye’deki otoriterliğin güçlenmesinin de rolü büyük.

Eskiden Türkiye’nin AB üyeliğini savunan sosyal demokratlar ve Yeşiller artık eski görüşlerini savunmuyorlar. Kısa bir süre önce Almanya’da kurulan yeni “trafik lambası” koalisyon hükümetinin sözleşmesinde de, Türkiye ile müzakerelerin dondurulması gerektiği açıkça ifade ediliyor. “Bizim hükümetimiz döneminde Türkiye ile yeni bir müzakere başlığı açılmayacak, açılanlar kapatılmayacak” cümlesi bu durumu özetliyor. AB’nin müzakereleri dondurma kararının arkasında yeni Alman hükümetinin bu yaklaşımının etkili olduğu da söylenebilir.

AB İÇİN ASIL BELİRLEYİCİ OLAN ÇIKARLARDIR

AB Genel İşler Konseyi’nin Türkiye ile müzakereleri oy birliğiyle dondurmasının arkasında asıl olarak dış politikadaki çıkar farklılıkları olduğu açık olarak ifade ediliyor. Yapılan açıklamada, “Üzülerek ifade ediyoruz ki, Türkiye sürekli Avrupa Birliği’nden uzaklaştı” (Spiegel Online) deniliyor. Bu çerçevede örnek olarak da Libya’ya illegal şekilde silah satılması gösteriliyor. Bir AB belgesinde Türkiye’nin “illegal silah sattığı”na dair ibarenin olması kendi başına ayrı bir önem taşıyor.

Ancak, AB ile Türkiye arasında dış politika bağlamında çıkar çatışmasının tek başına Libya ile sınırlı olmadığı da biliniyor. Akdeniz’deki gerilim ve Rusya ile yakın ilişkiler de diğer başlıklar arasında yer alıyor. Bu nedenle AB’nin müzakereleri “dondurma” kararının arkasında asıl olarak dünya üzerinde egemenlik mücadelesindeki çatışması bulunuyor. Kararın ikinci bölümünde dikkat çekilen, atıfta bulunulan Türkiye’deki demokrasi ve insan haklarındaki durum ikincil bir gerekçe olarak görülüyor. Mesajlar, AB’nin Türkiye ile ilişkileri “dondurma” aşamasından çıkarmayı, Erdoğan sonrası döneme bıraktığını gösteriyor.