Aşıdaki umut ve adaletsizlik

Foto: Pixabay

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’da bundan tam bir yıl önce, 26 Aralık 2020’de Saksonya-Anhalt eyaletinin Helberstadt kasabasındaki yaşlılar yurdunda kalan 101 yaşındaki Edith Kwoizalla’e ilk koronavirüs aşısı yapıldığında pek çok insan yeni yıla umutla girmişti.

Bu tarihten itibaren bütün kısıtlamalara rağmen bir türlü durdurulamayan koronavirüsü asıl olarak aşıların geriletebileceğine dair beklentiler sürekli yukarıda tutulmuştu. AB aşı dairesi hızlı bir şekilde İngiltere, Almanya ve ABD’de geliştirilen aşılara onay vererek, koronavirüsün Avrupa’da yayılmaya başlamasından bir yıl sonra kitlesel aşılamanın önünü açmıştı. Rusya, Çin ve Küba’nın aşılarına ise bugüne kadar onay vermedi.

Denilebilir ki, sadece Avrupa’da değil dünyanın dört bir yanında insanlık 2021’de koronavirüs aşısıyla yatıp kalktı. Hangi aşının daha etkili olduğu, hangisinin yan etkilerinin olduğu ya da olmadığı üzerine pek çok tartışma ve araştırma yapıldı. Koronavürüsün ortaya çıkmasının üzerinden iki, aşıların yapılmaya başlamasının üzerinden bir yıl geçtiği halde günlük vaka sayıları halen rekor düzeylerde devam ediyor. Tek sevindirici olan aşılar sayesinde ölenlerin sayısının kısmen azalması.

Aşılar ölüm oranlarını düşürmekle birlikte bulaşmayı ise engelleyemedi. Bu nedenle, Almanya’nın da aralarında olduğu birçok Avrupa ülkesi Noel ve yeni yıla eskiden bildiğimiz bir dizi yeni kısıtlamayla girecek.

Kararlara bakıldığında adeta yeniden “Başa dönme” hali hakim. Halbuki aradan geçen iki yılda elde edilen tecrübeler, bilimsel veriler, çıkarılan ya da çıkarılması gereken derslerin hem ölüm oranlarını hem de bulaşma sayılarını azaltması gerekiyordu. En azından zengin ülkelerde…

Son iki yılda olanlara baktığımızda, günlük yaşamın eski normale dönmesinin daha uzun bir süre alacağı söylenebilir. Çünkü hükümetlerin ciddi sonuçlar çıkarıp hareket etmediği ortada. Sağlığa daha fazla bütçenin ayrılması, yoğun bakım yatak sayısını artırılması, sağlık çalışanlarının çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerinin artırılması gibi başta yapılması gerekenlerin çoğu palyatif çözümlerle geçiştirildi.

Geçiştirilmeyen ise salgını fırsata çevirip toplum üzerinde denetimi sürekli yoğunlaştırmak oldu. Artık attığımız her adım, gittiğimiz her mekan cep telefonumuzdaki salgın “aplikasyonları” sayesinde kontrol altında.

Avrupa ülkelerinde bir yıl içinde yapılan iki dozu şimdi üçüncü doz takip ediyor. İsrail dördüncü dozu da yapmaya başladı. Anlaşılan o ki, kalıcı, uzun vadeli bir aşı bulunana kadar en geç altı ayda bir sık aşılama, bütün yaş grupları için geçerli olacak. Aşı yaptırmayanlara ise hayat adeta dar edilecek. Pek çok alana girmeleri yasaklanacak. Bunun sonuç verdiği ülkelerde aşısızlara para cezası verilmeye başlanacak. Böylece aşı bir zorunluluk olarak dayatılacak. Bunun yeni toplumsal bölünmelere yol açtığı, son bir yıldır ortaya çıkan protesto gösterinden anlaşılıyor.

Ancak, Avrupa’da bu kadar önemsenen aşı konusunda dünya genelinde büyük bir adaletsizlik mevcut. Virüsün global bir sorun olduğu her fırsatta herkes tarafından dile gerilmesine rağmen virüsle mücadele ulusal ve bölgesel düzeyde sürdürülüyor. Zengin ülkeler yurttaşlarının yüzde 80’ini iki, yüzde 34’ünü üçüncü dozla aşılarken, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Başkanı Tedros Ahanom Ghebreyesus’un verdiği bilgiye göre, Afrika ülkelerinde halkın sadece yüzde 8.6’sı iki doz aşıyı yaptırmış durumda.

“Our World in Data”nın verilerine göre kasım itibariyle dünya nüfusunun yarısı en az bir doz olmak üzere aşı yaptırabilmiş. Diğer yarısına aşı halen ulaşabilmiş değil. Tablo böyle kaldıkça eski-yeni varyantları da içeren tarzda Kovid-19 ile başarılı bir mücadele sürdürmek mümkün görünmüyor.

DSÖ daha önce 2021’in sonuna kadar dünya nüfusunun yüzde 40’ının, 2022’nin ortasına kadar ise yüzde 70’inin aşılanması durumunda pandeminin geriletebileceğini ifade etmişti. Bunun gerçekleşebilmesi için toplamda 11 milyar doz aşının üretilip dağıtılması gerekiyor. Kasım sonuna kadar, düşük etkisi olan aşıların da aralarında bulunduğu 7.1 milyar aşının üretim ve dağıtım kapasitesine bakılırsa bu pek mümkün görünmüyor.

Birçok yoksul ülkede daha bir doz aşı yapılmazken zengin ülkelerde üçüncü doza geçilmesini eleştiren DSÖ Küresel Sağlık Krizleri Dairesi Başkanı Mike Ryan’ın benzetmesi çarpıcı: “Üçüncü doz, denizde birisi boğulmak üzereyken, yanında can yeleğiyle yüzen birisine yeni bir can yeleği vermektir” (spektrum.de)

Sadece aşılama oranlarında bakıldığında bile ortada zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasında büyük bir adaletsizliğin olduğu görülebiliyor. Bu adaletsizliğin kısa sürede azaltılması için aşıda patent hakkının kaldırılmasına ne tekeller ne de tekellerin bulunduğu ülkeler yanaşıyor.

Görünen o ki, yoksul ülkelerin büyük kısmı yapmak için yeterli aşıya ulaşamaz iken, zengin ülkelerde çelişkili açıklamalar ve uygulamalar eşliğinde zorunlu aşı ya da aşı karşıtlığı giderek yaygınlaşıyor. Önümüzdeki yıl bu konunun epey tartışılacağı anlaşılıyor.