“Gastarbeiter Monologe” oyununa eleştirel bir bakış

ERDOĞAN KAYA

Mesut Bayraktar’ın yazdığı, Michael Weber’in sahneye uyarladığı aynı adlı oyun, 12 Aralık’ta Berlin’de izleyicilerin önüne çıktı. Türkiye’den Almanya’ya göçün 60. yılı vesilesiyle bir çok kurum ve kuruluş değişik etkinlikler düzenliyorlar. Sanırım Mesut Bayraktar da oyunu bu vesileyle kaleme almış olmalı. “Gastarbeiter Monologe’yi henüz izleme fırsatı bulamamış Yeni Hayat okurlarının eleştiriyi anlamaları için, oyunun kısa bir özetini yapmakta yarar var.

Berlin’de sahnelenen Momologlar’da üç karekter var ve bir de Ford grevi konu ediliyor. Hikayesi anlatılan üç karekterden ikisi kadın birisi erkek. Gül’ün kocası Necati, karısını ve daha yeni dünyaya gelmiş bebeği Can’ı Türkiye’de bırakarak Almanya’ya gidiyor. Bir diğer karekterde ise şarkıcı olmak isteyen bir kadın görüyoruz. O da Türkiye’de kötü bir evlilik yapıyor ve kocasından kurtulmak için kendini Almanya’ya atıyor. Bu kadın da iki çocuğunu Türkiye’de bırakıyor. Mehmet ise bir fabrikada çalışıyor ve aynı fabrikada büroda çalışan bir Alman kadına aşık oluyor. Mehmet geleneklerine çok bağlı ve bu yüzden kadın ve çevresiyle problemler yaşıyor. Kadının çevresi Mehmet’i hor görüyor. Mehmet ırkçı söylem ve saldırılara maruz kalıyor.

Gerek Ford grevinde öne çıkan karekterler ve gerekse diğer üç karekter daha çok birinci kuşağa tekabül ediyor. Gül kocasından ayrı çocuğuyla kayın validesinin yanında kalıyor. Kayınvalide, Gül’ün Necati’nin yanına Almanya’ya gitmesini istemiyor. Necati de bir türlü Gül’ü yanına aldıramıyor. Diğer karekterdeki kadın ise kocasından boşanıyor ve Almanya’da başka birisiyle evleniyor ve iki çocuğu oluyor.

Sanırım bu kadar yeter. Şimdi problemin ne olduğuna girebiliriz. Birinci kuşağın hikayesi ilk defa dile getirilmiyor. Bu konu, özellikle de her on yılda bir, göçün tarihiyle ilgili yapılan etkinliklerde, çokça dile getirildi. Bu konuyla ilgili kitaplar basıldı. Filmler yapıldı. Oyunlar oynandı. Yani bildiğimiz hikayeler, her on yılda bir, sanki ilk defa okuyor, izliyormuşuz gibi önümüze konuyor.

Gastarbeiter Monologe oyununu izlerken de bilinen hikayelerle karşılaştık. Mesut Bayraktar “Ben zaten misafir işçiliği işlemek istedim” diye itiraz edebilir. İtirazında haklı da. O zaman şunu söylemek zorundayım: Peki bu hikayelerde yeni olan, bilinmeyen ne? Ford grevi defalarca, farklı yönleriyle dile getirildi. Necati, Gül, Mehmet ve şarkıcı olmak isteyen kadının hikayeleri de biliniyor. Bir yazarın, oyun yazarının işi sadece bilineni anlatmak olmamalı diye düşünüyorum.

Bir türlü hatırlanmayan, bir türlü dile getirilmeyen ise birinci kuşağın çocukları! Yani ikinci kuşak? Bu konuyla ilgili en son 29 Ekim – 11 Kasım 2021 tarihli Yeni Hayat’ta “Valiz Çocukları” başlığıyla Ali Çarman arkadaşın bir yazısını okudum. Orada bile başlık valiz çocukları olmasına rağmen, yazıda çok kısa değinilmiş. Yazının neredeyse tamamında gençlerin eğitim sorununa değiniliyor. Üçüncü kuşakla da ilgili bir dizi yazılar değerlendirmeler çıktı. Bu konuda da materyal çok. Ama birinci ve üçüncü kuşağın arasında kalan – arada kalma buraya çok güzel uydu sanırım – ikinci kuşağa ne oldu?

Bu kuşağın yaşadıkları ya da yaşayamadıkları da denebilir pek fazla konu olmuyor. Ben oyunu izlerken hep Can’ı düşündüm. Acaba Can’a ne oldu? Can kuşkusuz büyüdü. Çünkü Necati Almanya’ya 70’li yıllarda gidiyor. Sene 2021 aradan kırk yıldan fazla bir süre geçmiş. Can şimdi ellisine merdiven dayamıştır. Bir diğer merak ettiğim şey ise, şarkıcı olmak isteyen ve kocasını ve iki çocuğunu Türkiye’de bırakan kadının, çocuklarına ne oldu? Birisinin öldüğünü öğrendik. Peki öbür çocuğa ne oldu?

Her iki çocuk da bazılarına göre biraz şanslılar. Çünkü en azında bir aile ferdi yanlarında kalmış. Birisi annesinin, diğeri de babasının yanında yaşamış. Peki ama, hem anne ve hem de babasından yıllarca ayrı kalmış çocuklar nerede? Onlar da bugün elliye merdiven dayamış ve hatta geçmişlerdir. Onlar ne yaşadı? Ne yaşamadı? Nasıl yaşadı? Hangi zorluklarla karşılaştı?

Bir de burada doğmuş ve daha sonra Türkiye’ye gönderilmişler var. Çocuklarını ayrı ayrı akrabalara bırakanlar var. Bu çocukların hikayesi nerede? Onlar nasıl biraraya gelmiş? Ya da biraraya gelebilmiş mi? Bazı kardeşler anne babanın yanındayken, diğer bazıları Türkiye’de bırakılmışlar. Onlara ne olmuş? Biraraya gelebilmişler mi? Onların hikayeleri nerede? Burada doğmuş, daha iki yaşındayken – anne ve baba işe gittiğinden dolayı; muhtemelen çocuğu bırakacak yer bulamamışlar – ayağından masaya bağlanmış çocukların hikayeleri neden anlatılmıyor? Sıkıştığı halde tuvalette gitmeyen, camın önünde saatlerce bir o yana bir bu yana sallanarak anne babanın yolu gözleyen kıza ne oldu? Anne baba geldi mi? Gelince kızı nasıl buldular? Bu hikayelere benzer yüzlerce ve binlerce yaşanmışlıklar var.

Bu kuşak bugün hayatta ve hala aktif. Üretim, eğitim, sağlık temizlik vb. bir dizi sektörde çalışıyor. Esnaflık yapıyor. İş adamı ya da iş kadını olmuş. Sendikacı, işçi temsilcisi, politikacı, yönetici olmuş. Bu kuşağın yaşadıkları sahnelemeye ya da yazmaya değer nitelikte değil mi?

Gerçekten 60 yılı anlatmak gerekir. Onun sadece bir bölümünü değil. Çünkü resim tam ortaya çıkmıyor, hikaye bütün olmuyor. Başı olan ama ortası ve sonu olmayan bir hikaye. Tabloya bakıyoruz, ama tablonun üçte ikisi gri. Hikayeyi tamamlamak gerekiyor. O zaman göçün tam hikayesi anlatılabilir.

Bu sadece Mesut Bayraktar’ın işi değil. Ona haksızlık etmek istemiyorum. Sonuçta bir çaba var ve bu çaba yabana atılacak bir çaba değil. Ben burada sadece büyük bir eksikliğe parmak basmak istiyorum. Bu hikayenin tamamlanması burada yaşayan, yazan, yöneten, resmeden herkese düşüyor…

Göçün 70. yılı etkinliklerine yetiştirme dileğiyle, herkese kolay gelsin.