Kafaları ele geçirmek için mücadele

Fotoğraf: Köln Sankt Agnes Kilisesi önünde grev nöbeti

Almanya’da sol bir zamanlar dine açıktan karşıydı, bugün ise garip bir şekilde sempatiyle bakıyor.

Frank Jöricke/Neues Deutschland

Kutsal Maria, şimdi işler zorlaşıyor: „İdolüm İsa’dır“ sözü hangi CSU parti liderinden geldi? Hangi önde gelen CDU politikacısı yıllarca Almanya’daki Protestan Kilisesi Sinodunun başkanlığını yaptı? Ve hangi Hıristiyan Demokrat çalışma grubu „dini inancın inananlara neşe, kararlılık ve umut verdiğini“ saptadı.

Cevaplara şaşıracaksınız: Aralarında C-partilerinden (Hristiyan partilerinden) kimse yok. Kabul ediyorum, sizi yanlış yola soktum. İsa’yı idolü olarak gören SPD başkanı Andrea Nahles’ti. Protestan Kilisesi liderliğinin bir parçası olan, Yeşiller Federal Meclis Başkan Yardımcısı Katrin Göring-Eckardt’tı. 1990’da dinlerin „anlamlı, toplum ve yaşamı şekillendiren potansiyellerini“ öven de PDS oldu. Bugün, halefi Die Linke ve onun Sol Hristiyanlar üzerine federal çalışma grubu, pastoral bir şekilde şunları ilan ederek bir adım daha ileri gidiyor: “Sol Hristiyanlar’ın bir vizyonu var.”

Hem solcu hem de dindar olmak? Bunun izini Trier’de arayalım: Bu şehir sadece Karl Marx’ı değil, aynı zamanda sosyal Katolik öğretisinin kurucusu Cizvit Oswald von Nell-Breuning’i de üretti. İkisi de tesadüf değil. 1818’de Trier’de doğan Karl Marx, popüler dindarlığın derinden kök saldığı bir yerde büyüdü. Her gün insanların- ahirette daha iyi bir yaşam umuduyla -en dayanılmaz koşullara nasıl sabrettiğini görebiliyordu. Marx, dinde „ezilen yaratığın iç çekişini, ruhsuz koşulların ruhu olduğu için kalpsiz bir dünyanın zihnini“ gördü. Din halkın afyonuydu. Ve kitleler afyon satıcıları -din adamları- tarafından uyuşturucuya tabi tutulduğu sürece, her devrim önceden başarısızlığa mahkum edildi. Din insanları sefalete ve keyfiliğe isyan etmekten alıkoydu.

Bu nedenle din adamlarına karşı hoşgörü yersizdi. Marx, ne yapılması gerektiği konusunda hiçbir şüphe bırakmadı: “Dinle mücadele (…) manevi aroması din olan dünyaya karşı verilen mücadeledir. (…) İnsanların hayali mutluluğu olan dinin ortadan kaldırılması, onların gerçek mutluluğunun gereğidir. Kişinin durumuyla ilgili yanılsamalardan vazgeçme talebi, yanılsamalara ihtiyaç duyan bir koşuldan vazgeçme talebidir.”

Bununla Marx net cepheler yarattı. Komünizme inananlar artık dua için diz çökmek istemiyorlardı. Ve işçi hareketine kim katıldıysa, kilise için bir koyun olarak kaybedilmiş oldu. Elbette bu, Oswald von Nell-Breuning gibi zeki bir Katoliği memnun edemezdi. Bu Cizvit rahibin biyografisi, Karl Marx’ınkiyle bazı paralellikler içeriyor. Von Nell-Breuning, 1890’da muhafazakar piskoposluk şehri Trier’de doğdu, Marx’la aynı liseden mezun oldu ve 1920’lerden beri politik ekonomi ile ilgileniyordu.

SOLCU OLMADAN SOLU SAVUNABİLMEK

Cizvitler -özellikle bunu tekrar belirtmek gerekir- 16. ve 17. yüzyıllarda Katolik Kilisesi’nin entelektüel öncüsüydü. ‚Karşı Reform’da güçlü bir misyoner silahı olduklarını kanıtlamışlardı. Güçleri, ahlaki yenilikçiler olarak hareket etmeleriydi. Pek çok din adamının kendi cebini doldurma zihniyeti (yardım istismarı) gibi en kötü suistimalleri kınayan daha iyi Katolikler gibi davrandılar. Bunu yaparak, geleneksel kilise tarafından hayal kırıklığına uğrayan inananları ikna ettiler ve onları sürüye geri getirdiler.

Cizvit Oswald von Nell-Breuning, 20. yüzyılda benzer bir strateji kullandı. Kapitalizmin aşırılıklarına saldırdı, grev hakkını savundu ve işyerindeki kararlara daha fazla katılım çağrısı yaptı. Kulağa Marksist gelmese de en azından sosyal demokrat geliyordu. Bu kilisenin imajını değiştirdi. Yüzyıllardır yöneticilerin yanında olan o, şimdi mazlumların savunucusu olarak poz verebilirdi.

Ve işe yaradı: işçi hareketi ile kilise arasındaki yabancılaşma azaldı; ikisi birbirine yaklaştı. Artık Hristiyan sendikacılar bile vardı. Vurgu: Kilise, solcu taleplerle, solcu olmak zorunda kalmadan dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Kendisini değiştirmek zorunda kalmadan değişiklik talep edebildi -bir işveren olarak-, Kilise bugüne kadar çalışanların kararlara katılımını pek düşünmüyor. Peki sözleri eyleme dönüştürmek isteyen din adamları ne oldu? Resmi kilise tarafından kovuldular veya marjinalleştirildiler. Latin Amerika’da seçkinlere karşı çıkan ve yoksulları savunan kurtuluş teologları bunu yaşamak zorunda kaldı.

Bununla birlikte, laf kalabalığı bu güne kadar istenen etkiye sahip oldu. Katolik Kilisesi, sınıf mücadelesi dokunuşlu bir retorikle, kendisine kızıl bir hava vermeyi defalarca başardı. Papa Francis, birçok kişiye, kapitalizmi Sol Parti’den daha fazla eleştiriyor gibi görünüyor.

Katoliklik için geçerli olan, İslam için de geçerlidir. AKP’nin yükselişi bunun bir örneğidir. Erdoğan’ın “Adalet ve Kalkınma Partisi” kendisini sıradan insanların savunucusu olarak tanıttı, menfaatler vaat etti ve seçimleri kazandı. İslam dünyasında taklit edilen başarılı bir model. Oy kazanmak için sosyal karta oynayan sadece Mısırlı Müslüman Kardeşler değil.

Ama bu strateji nerede yakalanırsa, kaybeden sol oluyor. AKP Türkiye’yi yönettiği için komünistlerin ve sosyalistlerin gülecek bir tarafı yok. Birçok solun İslami dernekleri ruh kardeşi olarak görüp taviz verme çizgisi ise daha da şaşırtıcı. Ama ruh kardeşi falan değiller. Siyasi sol, kafaları ele geçirmek için verilen bir savaşın ortasında olduğunun farkında değil. Hoşgörüsüzlere hoşgörülü davranarak bu savaş alanından galip çıkılamaz. Çünkü Hristiyanlık gibi İslam da kendisini misyoner bir din olarak görmektedir.

İNANÇ ÖZEL BİR MESELE DEĞİLDİR

Bu nedenle inanç hiçbir şekilde özel bir mesele değildir. Aksine, inananların, gerektiğinde zorla başka inançlardan insanları dönüştürmeleri beklenir. Ve diğer inançlardan olanlar sadece „Om“ şarkısını söyleyen Budistler değil, aynı zamanda ayrımcılığın olmadığı bir dünya hayali kuran sosyalistlerdir. Müminler, bu „kafirleri“ kendi aralarında var oluşlarıyla algılarlar.

Ancak siyasi solun büyük bir kısmı bunun farkında değil. Onlar için, ister Hristiyan ister İslami olsun, dindar insanlarla alışveriş, eşit temellerde bir diyalogdur. Birçok inanan için ise öyle değil. Sol, hedeflerine ulaşmak için baskı uygulayan bir „baskı grubu“ ile uğraştığını kabul etmeyi reddediyor. Hedefler genellikle solun hedeflerine aykırıdır. Örneğin kadınların kurtuluşu ortak hedef değildir.

Bu arka plan ışığında, bu ülkede sürekli tartışmaları ateşleyen başörtüsü takmak aslında bir semboldür. Müminler tarafından başarılı bir şekilde misyonerlik yapmak anlamına gelir. Aldatıcı mutluluğa karşı gerçek mutluluk yönünde bir karar alınmış oldu – kısacası din daha güçlüydü.

Ancak bu, sosyal adaleti ve sosyal ilerlemeyi politik eylemin yol gösterici ilkeleri olarak gören solun çıkarına olamaz. Karl Marx, bu ilerlemenin ancak dine ve onun dua liderlerine ve rahiplerine karşı elde edilebileceğine inanıyordu.

Bugünün Alman solu artık Marx’tan farklı düşünüyor. Yeşiller ve onların federal çalışma grubu Hristiyanlar için din, „kamusal söylemin önemli bir parçasıdır“. Yeşiller, dinin aslında özel bir mesele olduğu laik bir toplum için savaşmak yerine “kültürümüzün dini temelli değerlerini post-laik (…) ve çok dinli bir toplum” çerçevesinde tartışmak istiyor. Dikkat edin, laik ve din sonrası demiyor. Aksine, „post-laiklik“ ve „çok dinli“ diyor. Neredeyse 21. yüzyılda değil, Otuz Yıl Savaşları’nda olduğunuzu düşünüyorsunuz. Sol Parti örneğinde de, kulağa pek farklı gelmiyor: „Sol Hristiyanlar, dinlere yönelik yeni ilgiyi ciddiye alıyorlar.“

Bu noktada Karl Marx alaycı bir şekilde gülerdi. Ona göre din, „henüz kazanamamış ya da çoktan kaybetmiş insanların özgüveni ve özsaygısıydı“. Bu farkındalığın soldaki birçok kişi tarafından unutulmuş olması üzücü.

Çeviren: Semra Çelik