Rusya „bizim“ düşmanımız mı?

Grafik: Die NATO-Osterweiterung nach 1990 und Beitrittskandidaten. Inkorporation der Krim ins Staatsgebiet der Russischen Föderation. By Jakob Reimann, JusticeNow! licensed under CC BY-ND 4.0.

Güncel haberleri duyar veya okursanız, Rusya “saldırgan”, “tehlikeli” ve kötülüğün kaynağı, NATO ve AB ise kendilerini ve değerlerini “savunmaktalar”. Bu tablo doğru mu?

DIETHARD MÖLLER

Rusya’nın yansıtılmasında tarihsel bir süreklilik vardır. „Rusya nefreti“, Birinci Dünya Savaşı kadar erken bir tarihte alevlendi.

„Her atışta bir Rus!“ Alman İmparatorluğu’nda popüler bir propaganda sloganıydı. O zamanlar hâlâ devrimci olan sosyal demokrasi içinde bile Rusya’yı kötülüğün simgesi olarak gören güçler vardı. Gerçekten de Çarlık, işçi sınıfına ve ilerici, devrimci güçlere karşı gaddarlığıyla biliniyordu. SPD içindeki sözde vatan savunucuları bunu emperyalist Alman İmparatorluğu’nun yanında yer almak için kullandılar. İşçi sınıfını Rusya’yı „özgürleştirmeye“ ve Rus işçilere karşı savaşa girmeye çağırdılar.

Karl Liebknecht tek başına Reichstag’daki savaş kredilerine karşı oy kullandı ve şunları söyledi:

“Alman sloganı ‚Çarlığa karşı‘, halkın en soylu içgüdülerini, devrimci geleneklerini ve halklardan nefret etme umutlarını harekete geçirme amacına hizmet eder. Günümüze kadar siyasi geri kalmışlığın modeli olan çarlığın suç ortağı olan Almanya, ulusların kurtarıcısı olmak gibi bir göreve sahip değil. Alman halkının olduğu kadar Rus halkının da kurtuluşu kendi işi olmalıdır.” (1)

SPD’deki oportünistlerin aksine, Liebknecht Rusya’daki işçileri „düşman“ olarak değil, kız ve erkek kardeşler olarak görüyordu! Emperyalist savaşların kurtuluş için değil, fetih ve iktidar için yapıldığını biliyordu!

Naziler İkinci Dünya Savaşı’na hazırlıklarını, Rusya’ya karşı en gerici nefret gelenekleri üzerine inşa ettiler. „Bolşevikler“, dünyanın onlardan kurtarılması gereken „insandan düşük/alt insan“ olarak ilan edildiler. Yani tekrar: „Her atışta bir Rus!“ öldürülmeliydi.

Alman faşizminin yenilgisinden sonra bile, Batı Almanya’nın propagandasında bu ünlü halk nefreti geleneği devam etti. Artık “Rus alt-insan”ından söz edilmiyordu; ajitasyon, onu “insan hakları” için bir mücadele olarak gizlemek zorunda kaldı. Ve bu gelenek bu güne kadar devam ediyor.

SORUN „İNSAN HAKLARI“ MI?

Elbette tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da insan hakları, özellikle işçi sınıfının insan hakları ihlal edilmektedir. Emekliler Rusya’da emekli maaşlarıyla yaşayamazken, Almanya’daki birçok emekli, geçimlerini sağlamak için depozitolu şişe toplamak veya başka şeyler yapmak zorunda kalıyor. Ve garip bir şekilde, federal hükümetteki “insan hakları savunucularımızın” bir gözü kör.

Rusya’daki insan hakları ihlallerini kınarken ve yeni yaptırımlar uygulamaya devam ederken, kendi ortaklarına karşı bu kadar katı değiller. Bugün Türkiye, sayısız insan hakları ihlaline sahip tek adam diktatörlüğüdür. Yine de Türkiye, Almanya’nın silah ihracatında birinci sırada yer alıyor ve sorunsuz bir NATO üyesi! Ne de güzel bir „değerler topluluğu“! Veya Suudi Arabistan: Muhalif Kaşıkçı’nın vahşice öldürülmesine rağmen Suudi Arabistan Alman silahlarını alıyor ve bir „partner“. Pekin, Olimpiyat Oyunlarını boykot etmekle tehdit edilirken, Katar’daki Dünya Kupası muhtemelen sorunsuz geçecek.

“İnsan hakları” argümanının kendi halklarını “düşmana” kışkırtmak için rekabette kullanıldığı açıktır.

BÜYÜK GÜÇLER ARASINDA REKABET

Bugünkü Rusya’nın sosyalist anavatan SSCB ile hiçbir ilgisi yoktur. Sosyalizmin yıkılmasından sonra Rusya sıradan bir kapitalist, emperyalist güç haline geldi. Ancak önemli bir fark var: Sosyalist Sovyetler Birliği uzun bir süre ileri atılıp Alman faşizmini yenebilecek güce sahipken, kapitalist, emperyalist Rusya şu anda savunmada. NATO ve AB, ABD ve Almanya çevresindeki batılı emperyalistler, rakipleri pahasına etki alanlarını kitlesel olarak artırmak için bu zayıflığı kullandılar.

Ancak Doğu Almanya Cumhuriyeti, Federal Almanya Cumhuriyeti’ne ilhak edildiğinde, Batılı güçler Rusya’ya NATO’yu doğuya doğru genişletmeyeceği sözünü vermişlerdi. Ocak 1990’ın sonunda Tutzing’deki Protestan Akademisi’nde yaptığı konuşmada, zamanın Batı Almanya Dışişleri Bakanı Genscher, NATO’nun doğuya doğru genişlemeyi ve Rusya sınırına yaklaşmayı redddeceğini öne sürdü. ABD Dışişleri Bakanı James Baker daha sonra 9 Şubat 1990’da Gorbaçov’a NATO’nun „Doğu’ya bir inç daha genişlemeyeceğine“ söz verdi. Bu, resmi bir sözleşme olmamasına rağmen, ABD resmi belgelerinde de kaydedilmiştir.

Bugün NATO, ABD, AB ve Federal Almanya Cumhuriyeti kurnazca böyle bir anlaşma olmadığı gerçeğine atıfta bulunuyorlar. NATO en son Ekim 2021’de tekrar ilan etti: „NATO liderlerinin kişisel güvenceleri bir NATO konsensüsünün yerini alamaz ve resmi bir NATO anlaşması oluşturmaz.“ Bunun anlamı şudur: Verdiğimiz söz geçerli değildir. Emperyalist rakipler arasındaki „güven“in değeri bu kadar.

Ancak o dönemde birçok ilerici sol güç de barış ve işbirliği çağını umut ediyordu. Gerçekler, emperyalist koşullar altında rekabet halindeki büyük güçler arasında kalıcı bir „işbirliği“ olmadığını, en iyi ihtimalle güç dengesine göre geçici anlaşmalar olduğunu gösterdi.

Lenin şunları söylemişti: “Bu nedenle İngiliz papaz takımının ya da Alman ‚Marksisti‘ Kautsky’nin bayağılık akan küçük-burjuva fantezilerine göre değil de, kapitalist sistemin gerçeklerine göre hangi biçime bürünürse bürünsün, ister bir emperyalist grubun bir başkasına karşı birleşmesi, ister bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak biçiminde olsun, ‚inter-emperyalist‘ ya da ‚ultra-emperyalist‘ ittifakları, kaçınılmaz olarak, savaşlar arasındaki dönemlerin ‚mütarekeleri‘ olmaktan başka anlam taşımamaktadır.” (Lenin- Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması)

Güç dengesi değişirse, etki alanları da yeniden dağıtılacaktır. Emperyalizmde önemli olan “barışçıl tavırlar” değil, güçlülerin hakkıdır! Görüldüğü gibi Rusya’nın zayıflaması sonucunda etki alanlarında büyük bir değişim yaşandı. Bu, artan gerilimlere, silahlara ve rakipler arasında hala yerelleşmiş ilk savaşlara yol açtı. Bu tür savaşlar eski Yugoslavya’da, Kırım’da ve Ukrayna, Suriye ve Afganistan’da var olmuştu veya hala var.

PUTİN’İ SEVMEMİZ Mİ GEREKİYOR?

Bazı sol, ilerici güçler arasında Putin ve Rus siyasetinin savunulması gerektiğine dair bir tutum var. Genellikle bunlar daha önce SSCB’nin yıkılmasıyla bir barış ve işbirliği çağını kutlayan güçlerdir.

Ancak Rusya’nın şu anda savunmada olduğu tespit edilse de, bu büyük gücün hareketsiz olduğu anlamına gelmez. Rusya, eski Yugoslavya, Kırım ve Ukrayna, Suriye ve Afganistan’daki çatışmalarda askeri olarak da dahil olmak üzere aktif bir rol oynadı. Silah sağladı, paralı askerler kullandı ve hatta büyük güç çıkarlarını savunmak için askeri müdahalelerde bulundu. Bu, Rusya’nın büyük gücünün Sırbistan’daki pozisyonunu korumasını, Suriye ve Afganistan’daki diğer büyük ve orta güçlerle işbirliği içinde NATO ve ABD’ye acı yenilgiler vermesini ve NATO’nun Ukrayna’daki ilerlemesini geçici olarak durdurmasını sağladı.

Büyük güç Rusya’nın rakipleriyle mücadelesindeki bu başarıları, bu sol, ilerici güçler tarafından yanlış şekilde „barışa katkı“, hatta „anti-emperyalist mücadele“ olarak açıklanıyor . Kesinlikle hayır! ABD, Afganistan işgaline dayanamadı ve mağlup olarak geri çekilmek zorunda kaldı. Bu Afgan halkına “özgürlük” getirdi mi? Belli ki değil! Aksine, Afgan halkı büyük güçler arasındaki rekabetin oyuncağı haline geldi.

Liebknecht’in dediği gibi, halkların kurtuluşu kendi işleri olmalıdır! Rakibe bağlı olarak taraf tutarsanız yalnızca efendinizi değiştirmiş olursunuz.

RUSYA’DAN NEFRET ETMEMİZ Mİ GEREKİYOR?

Sırf Rusya’nın kendi güç çıkarları için savaşan kapitalist, emperyalist bir ülke olduğu gerçeğini gördüğümüz için, “bizim” emperyalistimizden yana olmak ve Rusya’ya karşı ajitasyonunda onu desteklemek zorunda değiliz.

Birincisi, artan silahlanma ve militarizasyondaki bu rekabetin bedelini işçi sınıfı ve halk zaten ödüyor. Savaş durumunda bunu kanlarıyla ödüyorlar. Zenginlerin kızları ve oğulları olduğu için, savaş çığırtkanlığı yapanlar savaşa gitmezler. Bu nedenle emperyalist savaşlara ve silahlanmaya kesinlikle karşıyız!

İkincisi, Rusya’dan nefret etmek için hiçbir sebep yok. Karl Liebknecht’in çok yerinde bir şekilde belirttiği gibi, oradaki insanlar bizim kız ve erkek kardeşlerimizdir. Bu insanların, tıpkı ülkemizdeki çoğu insan gibi, büyük güçler arasındaki rekabetle hiçbir ilgisi yoktur. Her iki taraftaki sıradan insanlar barış istiyor, iş istiyor, aileleriyle birlikte yaşamak istiyor! İki taraftaki halkın da zenginler için ölmek diye bir amacı yok!

Kendi ülkemizde yeniden silahlanmaya ve savaş çığırtkanlığına karşı savaşalım!

Çeviren: Semra Çelik

(1) www.marxists.org/deutsch/archiv/liebknechtk/1914/12/reichstag.htm


“Önce savaş kışkırtıcısı redaktörler, milletvekilleri, sermayedarlar, kısacası savaşı kışkırtan herkes savaş gönderilmeli ve anavatanın onuru dedikleri vahşeti birebir yaşamaları sağlanmalıdır. Savaştan yana olanlar onlardır, halk değil.” (August Bebel)

Savaş çığırtkanlarından nefret etmeli ve hepsinden öte onlara karşı savaşmalıyız. Ve Almanya’da yaşadığımız ve kaderimiz büyük güç Almanya’nın siyasetine bağlı olduğu için, her şeyden önce kendi ülkemizdeki savaş çığırtkanlarıyla ve savaş kışkırtıcılarıyla savaşmalı ve onlara karşı çıkmalıyız!

Yapılacak en iyi şey önce kendi kapımızın önünü görmek! Sloganımızsa: „Halklar birbirinizi öldürün!“ değil, „Savaş kışkırtıcılarına hayır!“; ülkemizi felakete sürükleyenleri iktidardan uzaklaştıralım!

 

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: