Euro: Kime yarar, kime zarar?

SERDAR DERVENTLİ

Son 20 yıldır tedavülde olan euro, çok canlar yaktı… Oysa yüz milyonlarca Avrupalıya pes pembe bir gelecek vaat edilmişti. Sınırların kalktığı koca bir kıtada -gönüllülük ilkesi altında- tek bir para birimi kullanılacaktı. Ulusal rekabetler sona erecek – böylece “üçüncü” savaş tehlikesi de bertaraf edilecekti. Gelinen yerde tüm AB üyesi ülkelere euro dayatılıyor, AB’den çıkmadan eurodan çıkmak mümkün değil. AB ve euronun patronu Almanya’nın gelecek planları tüm dünyayı hedefliyor… ve bu planlar bir hayli eski planlar.

Ortak para birimi “euro” 1 Ocak 2002’de 12 ülkede birden tedavüle, yani dolaşıma girdi. Tedavüle girdikten bir süre daha (1 Mart 2002’e) bu ülkelerde eski ulusal para birimi ve Euro paralel olarak kullanıldı. Federal Merkez Bankası hala piyasada 12 milyardan fazla DM bulunduğunu ve bunların değişiminin mümkün olduğunu da açıkladı.

20 yıl önce insanların yeni paraya alışmaları için (17 Aralık 2001’de bankalardan 20 DM karşılığı bir torbacık içinde 10,23 euro satın alınabiliyordu) her yerde fiyatlar eski ve yeni birim olarak etiketlerde yerine almıştı. Buna rağmen Euro ile birlikte her şeyin pahalılaştığı hissi her zaman vardı. Özellikle kahve ve restoranlarda en son ana kadar mark ile ödemeye çalışan az değildi. Bugün 30’lu yaşlarda olanlar, mark ile fazla bağlantısı olmayanlar için Euro normal, hayatlarında hep olan bir para birimiyken bunlardan yaşlı kuşakların arasında hala “Alman markını” arayan, “Mark dönemi daha iyiydi” diyen çok.

Bugün medyada yapılan değerlendirmelerde “üç aşağı beş yukarı” bu minvalde. Biraz teknik bilgi, biraz nostalji ve son noktada “iyi ki Euro var” mesajının verilmesi. Fakat euro sadece bir para birimi değil; euro dünya piyasalarına hakim olmaya çalışan emperyalistlerin elinde önemli bir araç.

EUROYA NASIL GELİNDİ?

AET’nin AB’ye geçişinde asıl amaç ortak pazarı, serbest pazara çevirmekti. Bu amaçla 1972 sonunda imzalanan “Avrupa Birliği Ekonomik ve Parasal Birliği” (EWWU) sözleşmesini adım adım ilerletmek için 17 ve 28 Şubat 1986’da “Avrupa Tek Senedi” (“Single European Act”) imzalandı ve süreç başlatıldı. (1)

Özellikle 1989 sonuna doğru, revizyonist Varşova Paktı’nın çözülmesi süreci hızlandırdı. O güne kadar ortak Pazar fikrine sıcak, ortak para birimi fikrine ise soğuk bakan dönemin Almanya Başbakanı Helmut Kohl (2), iki Almanya’nın birleştirilmesinin fırsatını kaçırmamak için ilk etapta ortak para birimi fikrine destek vermek zorunda kaldı. İlerleyen yıllarda “zorunluluk, fırsata” dönüştürülecekti.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand(3), yaşanan altüst oluşu, “Avrupa 1913’de olduğu gibi bir uçurumun kıyısında duruyor” uyarısını yapmıştı. Mitterrand, birden güçlenen Almanya’nın daha önce imzaladığı sözleşmelere sadık kalmayacağı ve ikinci dünya savaşının galip müttefiklerini (SSCB, ABD, Fransa ve B. Britanya) ciddiye almayacağı kaygısını açıktan dile getiriyordu. Mitterrand, Almanya’yı daha fazla AB’ye bağlamak (daha yakından denetlemek) için ortak para birimi fikrinin hızlandırılması gerektiğine inanıyordu.

Her ne kadar resmi Alman tarihinde, 9 Kasım 1989’da iki Almanya arasında sınırların açılması, “önceden kararlaştırılmamıştı” şeklinde yorumlansa da Mitterrand bu gelişmeyi, “Alman hükümeti çabuk hızlanıyor” diye yorumluyordu. Batı ve Doğu Almanya hükümetleri, 18 Mayıs 1990’da iki ülke arasında “Parasal, Ekonomik ve Sosyal Birlik” sözleşmesi imzalayarak iki ülkenin birleştirilmesinin (veya DDR’nin kesinlikle çökmesinin) temellerini atmışlardı. 1 Temmuz 1990’da Batı’nın DM’i artık DDR topraklarında da geçerli birim haline gelmişti. Almanya, “halk böyle istiyor” izlenimi yaratarak işi “oldu bitti“ye getirmişti.

EURO GELECEKSE, O ZAMAN …”

Yine resmi Almanya tarihinde, Kohl’un ne bakanlar kuruluna ne de merkez bankasına danışmadan Mitterrand’a Euro’ya girme sözü verdiği ileri sürülüyor. Fakat euronun alt yapısını hazırlamak için yapılan pazarlıklara ve hazırlıklara bakıldığında Almanya’nın “A” planının yanı sıra “B” ve “C” planlarının da hazır tuttuğu apaçık ortadaydı.

Doğu Almanya’yı sindirmekle meşgul olan Alman sermayesi, “Euro gelecekse, o zaman bizim şartlarımızda gelecek” diyerek “euro planı” hazırlanması için bütün ekiplerini en uygun planı hayata geçirmek için harekete geçirdiler. euroya giriş şartlarını (“Maastricht Kriterleri”, kutuya bkz.) da içeren ama asıl olarak AET’nin AB’ye (Avrupa Birliği) dönüşmesini sağlayan, 7 Şubat 1992’de imzalanan üç sütunlu “Maastricht Antlaşması”dır. Daha önce imzalanan bütün sözleşmeler, bu sözleşme çatısı altında toplanmış ve yenilenmiştir. Bu anlaşmadaki birçok konuyu ve buna bağlı sözleşmeler de köklü değişiklikler ise 2 Ekim 1997’de imzalanan “Amsterdam Antlaşması” ile gerçekleşmiştir. 1 Ocak 1999’da Avrupa Merkez Bankası (AMB), euroya bağlı tüm ülkelerin adına merkez bankası görevlerini devraldı. AMB’nin Federal Almanya Merkez Bankası “Bundesbank” gibi örgütlendi ve asıl görevi “fiyat ve döviz kuru istikrarını sağlamak” olarak tanımlandı – Tabi ki AMB’nin merkezi Franfurt’ta, yani Almanya’nın bankalar merkezinde. 13 Aralık 2007’de imzalanan Lizbon Antlaşması” ise Almanya’nın belirleyici güç olarak damgasını vurduğu son anlaşmadır. Özü itibariyle 2005 yılında Fransa ve Hollanda’da halkoylamaları sonucu reddedilen “Avrupa Anayasası” ile örtüşen bu sözleşme İrlanda(4) dışında hiçbir yerde halkoylamasına sunulmamıştır.

EURO NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ?

Euronun tedavüle girdiği ilk yıllarda ekonomisi zayıf olan Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerde kısmi bir canlanma yaşandı. Bu ülkelere yapılması planlan fakat ekonomik belirsizlikler nedeniyle ertelenen yatırımların önemli bölümü bu yıllarda gerçekleşti. Halkın refah düzeyi cüzi de olsa yükseldi. Fakat bu durum bütün ülkeler için geçerli olmadığı gibi ilerleyen yıllarda özellikle bu ülkeler için tam tersine döndü.

Daha Euro tedavüle girmeden, bu para birimini yürürlüğe sokmak isteyen ülkelerin yerine getirmesi gerektiği “Maastricht Kriterleri” birçok ülke için “felaket” anlamına geldi. Euro’ya geçmeden önce, 31 Aralık 1998’de AB ülkeleri döviz kurlarını kalıcı olarak dengelediler – pratik olarak bu, üye ülkelerin para birimlerinin AB içinde en güçlü olan Alman markına endekslenmesi anlamına geliyordu. Ve bu kur “dengelemesinin” bir daha pazarlığı ve değiştirmesi mümkün olmayacaktı.

Daha önce ulusal para birimlerini değişik araçlarla gerekli gördükleri gibi aşağı veya yukarı çekmeye çalışan ülkeler artık bu araçtan, özellikle Almanya’ya karşı yoksun kaldılar. Eski Sol Parti Milletvekili Winfried Wolf, 2 Mayıs 2000 tarihinde Junge Welt gazetesinde yazdığı bir yazıda bu durumu şöyle açıklıyordu: “AET, AT ve AB’nin nispeten kısa tarihinde 100’den fazla bu tür devalüasyon ve yeniden değerleme olmuştur. Ve D-Mark „güçlendi“ ve daha zayıf ekonomilerin para birimleri- İtalyan lirası, Fransız frangı, peseta, drahmi veya esküdo gibi ise zayıfladı. Dış ticaretin gerçeklerine tercüme edildiğinde, bu „yapay“ önlem sonucunda Alman ürünleri daha pahalı hale gelirken, İtalya, İspanya, Portekiz veya Yunanistan’dan gelen ürünler devalüasyon marjı ile büyük ölçüde ucuzladı, yani rekabet kabiliyeti yükseldi. Sadece 1979 ile 1993 arasında, İtalyan lirası D-Mark’a kıyasla yüzde 52, Portekiz esküdosu yüzde 75, Yunan drahmisi yüzde 86 ve Fransız frangı yüzde 33 değer kaybetti. Bu, bu ekonomilerin döviz pariteleri açısından rekabet gücünü benzer bir oranda artması anlamına geliyordu.”

Döviz kurlarının Alman markına endekslenmesinin ne anlama geldiğini İtalya örneği ortaya koyuyor: 1998 sonunda 49 trilyon Lira olan İtalyan dış ticaret fazlası 1999 yılında 1,8 trilyon Liraya düştü. (Bkz.: “20 yıl euro”)

GÜÇLÜ EKONOMİ & AJANDA 2010 & HARTZ IV

Diğer Avrupa ülkelerinin döviz kurlarıyla oynayarak rekabet güçlerini koruma çabaları pek başarılı değildi. Karşılarında ekonomisi çok güçlü ve üretkenliğin en üst düzeyde olduğu saldırgan bir emperyalist ülke vardı. Almanya’nın parça başı ücret maliyeti (bir malın üretim maliyetinde ücretlerin payı), üretkenliğin sürekli artmasıyla bu ülkelerden hep daha düşük oldu.

Alman sermayesi bununla da yetinmedi. SPD/Yeşiller hükümeti döneminde parça başı ücret maliyetini uzun vadeli düşürmek için Ajanda 2010 ve Hartz IV yasaları yürürlüğe konuldu. Ajanda 2010 ile sağlık ve emeklilik reformları yapılarak “ücret yan giderleri” olarak anılan sosyal sigorta aidatları kalıcı olarak düşürüldü ve gelecekteki artışların sadece işçilerin ödemesi kararlaştırıldı. Diğer yanda ise Hartz IV yasaları ile Almanya ucuz işgücü cenneti haline getirildi. Bugün Almanya’da çalışanların yüzde 22’si düşük ücretlerde çalışmakta.

Euro’nun tedavüle girmesinden sonra 2008’de yaşanan ilk büyük ekonomik krize kadar Almanya’da parça başı ücret maliyeti, Ajanda 2010 ve Hartz IV sayesinde yerinde sayarken Euro Birliği içinde ortalama yüzde 20 yükseldi. Kriz ve AB Troykasının kemer sıkma politikaları dayatmalarıyla 2009 itibaren ekonomisi zayıf ülkelerde ücretler çok ciddi düşürülmesine karşın parça başı ücret maliyetinde Almanya yine bu ülkelerin çok gerisinde kaldı: 2018 yayınlanan bir araştırmada euronun tedavüle girmesinden sonra Almanya’daki parça başı ücret maliyetinin 1999-2018 arası yüzde 17 yükseldiği bu oranın AB genelinde ise yüzde 28 yükseldiğini ortaya koyuyordu.

GELİNEN YERDE EURO…

Gelinen yerde euro, Alman emperyalizminin elinde önemli bir silaha dönüştü. İster ABD ile “göz hizasında politika” yapmak, ister Japonya ve Çin’e kafa tutmak için olsun; bunun için Euro’nun dünya piyasalarındaki ağırlığının artması gerekiyor.

Euro’nun ilk tartışmalarında B. Britanya, ortak para birliğinde yer almayacağını açıklamıştı. Danimarka’da yapılan referandumla euro reddedildi ve İsveç hala “Maastricht Kriterleri”nin 3. Maddesini yerine “getiremiyor.”

Maastricht ve Lizbon sözleşmelerine göre AB üyesi ülkeler, Maastricht Kriterlerini yerine getirmekle yükümlüler ve belli bir süreden sonra euroya geçmeliler. Almanya’nın, ‚Euro Birliği’ne girmeleri için Danimarka ve İsveç’in yanı sıra diğer AB üyeleri Polonya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya’ya bugün fazla baskı uygulamaması bunlardan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Ara sıra AMB, bazen AB Komisyonu aracılığıyla bu ülkelere Euro hatırlatılıyor ve daha fazla baskı için fırsat kolluyor. Fakat söz konusu ülkelerin halkları başta Yunanistan olmak üzere Güney Avrupalı ülkelerin başlarına gelenleri henüz unutmadılar ve euroya dünden daha mesafeliler duruyorlar.

Diğer yandan yukarıda da belirtildiği gibi Almanya’nın a, b ve c gibi birçok planı olabilir. Ne var ki evdeki hesap her zaman pazara uymuyor. AB içinde ve dışındaki birçok politik ve ekonomik gelişmeler, emperyalistler arası çatışmalar Almanya’yı planlarını ertelemeye, yeniden gözden geçirmeye ve yeni planlar yapmak zorunda bırakıyor. AB içinde Almanya’ya rakip olabilecek Fransa (ve İtalya) için ise durum şu an hiç iç açıcı değil; eurodan ayrılmaları için AB’den çıkmaları gerekiyor. Bu ise AB’yi Almanya’ya teslim etmeleri yani Almanya’nın daha da güçlenmesi anlamına gelecektir. Almanya’nın yeni Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un ilk açıklamalarından birinde “atom bombası taşıyabilecek savaş uçakları ihtiyacından” söz etmesi gerçekte AB’nin tek nükleer silaha sahip ülkesi Fransa’ya küçük bir hatırlatma: Gerekirse bu iş sizsiz de olur. Bugünün Almanya’sı 19. ve 20. Yüzyılın Almanya’sı gibi aceleci davranmak yerine uzun soluklu bir mücadele vermek niyetlisi. Tabi bu hesabın tutup tutmayacağını, uluslararası alandaki son gelişmelerin de gösterdiği gibi, sadece Almanya belirlemiyor. (Foto: Pixabay)

1. Sözleşmenin Almanca metni için bkz.: eur-lex.europa.eu/legal-content/DE/TXT/PDF/?uri=CELEX:11986U/TXT

2. Devlet başkanlarının isimleri anılsa da okuyucu bunu o ülkenin gerçek egemenleri, yani sermayesi olarak okumalı.

3. Bkz.: bpb.de/geschichte/zeitgeschichte/deutschlandarchiv/297868/die-deutsche-regierung-beschleunigt-zu-stark

4. 12 Haziran 2008 tarihinde yapılan halk oylamasında İrlanda halkı Lizbon Antlaşmasını reddetti. 2 ekim 2009 yapılan ikinci halk oylamasında antlaşma kabul edildi.

Euronun kısa tarihçesi

16 Aralık 1995’de “ortak para birimi” üzerine anlaşan AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) üyeleri Almanya, Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Lüksemburg ve Portekiz Avrupa Birliği’nin ilk 11 üye ülkesi olarak 1999 yılında “Euro” para birimini, daha önce kurdukları Avrupa Merkez Bankası (AMB) aracılığıyla dünya finans piyasalarına “ortak para birimi” olarak tanıttılar ve bu tarihten itibaren euro piyasalarda “hesap birimi” olarak kullanılmaya başlandı. Avrupa’nın mini ülkeleri Monako, San Marino ve Vatikan resmi AET/AB üyesi olmamalarına karşı bu sürece katıldılar. 2001 yılında Yunanistan’da “gereklilikleri” yerine getirdiği ilan edilerek “Euro Birliği”ne alındı.

2002’de euronun tedavüle girmesiyle birlikte yine 12 AB üyesinin yanı sıra AB üyesi olmayan Kosova ve Karadağ (“Montenegro”) euroyu kullanmaya başladılar. AB’nin genişletilmesiyle 2007’de Slovenya, 2008’de Malta ve Kıbrıs, 2009’da Slovakya, 2011’de Estonya, 2014’de Letonya ve Andorra (AB üyesi olmayan bu ülke 2014’de “Avrupa Birliği Ekonomik ve Parasal Birliği” EWWU’ya üye oldu) ve en son olarak 2015’de Litvanya Euro’ya geçti. 

Maastricht Kriterleri neyi içeriyor?

Resmi AB dilinde “AB Yakınsama Kriterleri” (“EU-Konvergenzkriterien”) olarak tanımlanan günlük dilde “Maastricht Kriterleri” olarak tanımlanan kriterler şunlardır:

1. Fiyat istikrarı: Enflasyon oranı, en istikrarlı üç üye ülkenin oranını yüzde 1,5’ten fazla geçmemelidir.

2. Sağlıklı ve sürdürülebilir kamu maliyesi:

– Kamu açığı, gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 3’ünü geçmemelidir.

– Kamu borç düzeyi gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 60’ını geçmemelidir.

3. Döviz kuru istikrarı: başvuran ülke en az iki yıl boyunca döviz kuru mekanizmasına (ERM II) katılmış olmalı ve bu süre boyunca ERM II’nin merkezi kurundan önemli bir sapma göstermemeli ve para biriminin ikili değerini düşürmemelidir. Bu dönemde euroya karşı merkezi oran.

4. Uzun vadeli faiz oranları: Uzun vadeli faiz oranı, en istikrarlı üç Üye Devletin faiz oranının yüzde iki puan üzerinde olmamalıdır.

“20 yıl Euro”

Daha çarpıcı olması açısından neo liberal bir kurum (“Thinktank”) olan “Centrum für Europäische Politik” (www.cep.eu/) 2019’da Euro’nun 20. Yıldönümünde (“hesap birimi” olarak sanal tedavüle girmesiyle birlikte) yayınladığı, “20 yıl Euro: Kazananlar ve kaybedenler” (“20 Jahre Euro: Verlierer und Gewinner”) başlıklı bir rapora dikkat çekmekte fayda var. Raporda 1999-2017 arasında Almanya’nın refahın kişi başına 23 bin 116 Euro yükseldiği belirtilirken aynı dönem İtalya’da ise kişi başına 73 bin 605 Euro düştüğü belirtiliyor. Ülke geneli için bu rakam Almanya 1 trilyon 893 milyar Euro yükseldiği anlamına gelirken İtalya için 4 trilyon 325 milyar Euro düştüğü anlamına geliyor.