Aşı karşıtlığının 200 yıllık geçmişi

Foto: Wikimedia

SEMRA ÇELİK

Aşı karşıtları dışında herkes korona virüsüne karşı yeterli aşı bekliyor. Aşı patentlerinin serbest bırakılması için kampanyalar sürdürülüyor. Biliniyor ki epidemiyle mücadele ulusal sınırlar içinde başarıya erişemiyor, dünya çapında kökünü kurutmak gerek. Ancak aşı karşıtları da boş durmuyor; sokağa çıkıyor, eylemler yapıyor.

ÇİÇEK HASTALIĞI ve AŞISI

Aşı karşıtlığının ya da aşılara karşı duyulan endişenin uzun bir geçmişi var. İlk büyük ölçekli aşı kampanyası 1800’lerde Viyana’da gerçekleşti. O dönem çiçek hastalığı şehri sarmıştı. O zaman bile, aşı karşıtları gruplaşmaya başlamıştı.

Çiçek hastalığı virüsleri, çiçek veya yaprakçık adı verilen cilt kabarcıklarına neden olur. Hastalık binlerce yıldır bilinir ve korkulur. Ölüm oranı, yüzde 20-30 ile çok yüksek olduğu için en tehlikeli hastalıklardan biridir. Almanya’daki son çiçek hastalığı vakası 1972’deydi. Tutarlı aşılama, 1980 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan açıklamaya göre dünyanın çiçek hastalığından kurtarılmasını sağladı. Çiçek aşısı, modern tıbbın en büyük başarı öykülerinden biri olarak tarihe geçti.

Ancak bu süreç hiç de öyle kolay, sorunsuz gerçekleşmedi: 1800 yılında, Avusturya’da çoğu çocuk 3 binden fazla insan çiçek hastalığına yakalandı. İmparatoriçe Maria Theresa, üç çocuğunu çiçek hastalığından kaybetmişti. Kendisi de 1767’de çiçek hastalığına yakalanmıştı.

CİLDİ KAZIYARAK MİKROP TAŞIMA

18. yüzyılın sonunda, İngiliz doktor Edward Jenner ’sığır çiçeği‘ aşısını icat etti. Çünkü inekler, insanlara zarar vermeyen bir çiçek hastalığına sahipti. Bu hastalığa yakalanan insanlar, “insan çiçeği” denilen şiddetli formuna karşı bağışıklık kazanmaktaydı. 10 Aralık 1800’de Viyana halkı ilk kez bu yeni yöntem kullanılarak aşılanmaya başlandı. Aşı çok başarılı oldu, Viyana dört yıl boyunca çiçek hastalığından korundu. Takip eden yıllarda en fazla beş çocuk çiçek hastalığından öldü ve ondan bir yıl önce 500 kadar çocuk çiçek hastalığından ölmüştü.

Avusturya’da bu sığır çiçeği aşısını vücudunda ilk deneyenlerden biri İmparatoriçe Maria Theresa idi. Hollandalı doktor Jan Ingen-Housz’u çocuklarına yeni deri çizme yöntemini kullanarak aşı yapması için Viyana’ya getirdi. Cilt çizildi ve insanlara inek çiçeği serumu bulaştırıldı. Aşı adı, Latince inek anlamına gelen „vacca“ kelimesinden türetilmiştir.

Maria Theresa’nın Viyana’daki Rennweg’de inşa edilmiş bir aşı merkezi vardı, burada halk gelip bu cilt kazıma yöntemiyle ücretsiz olarak aşılanabiliyordu. Ancak herkes aşı konusunda imparatoriçe kadar hevesli değildi.

AŞIYLA BERABER AŞI KARŞITLIĞI DA ORTAYA ÇIKTI

En başından beri, aşı karşıtları tarafından başlatılan aşıyla ilgili korku dolu haberler kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Örneğin filozof Immanuel Kant, aşının hayvan özelliklerini insanlara aktardığını iddia etti. Dini kurumlar da aşıya karşı argümanlar sundu: ‚İnsanlara böyle bir müdahalenin ilahi düzeni ihlal ettiği‘ söylendi. 1876’dan itibaren aşı karşıtları tarafından düzenli yayınlanan bir dergi vardı. 1901’de ‚Aşı Karşıtı Doktorlar Derneği‘ kuruldu.

DEVLET ÖNLEMLERİ

Öte yandan devlet, halkı aşı olmaya veya aşı takviyesi almaya motive etmek için çeşitli yollar denedi. Askeri personel, mahkumlar, okul çocukları ve yetimlerin aşılanması zorunlu kılındı, ebeler hamile kadınları aşı konusunda eğitme ve teşvik etme ile görevlendirildi. Ayrıca vaftiz törenlerinde ebeveynlere aşılamanın ne kadar önemli olduğunu anlatan mektuplar verildi. Örneğin okul çocukları için aşı yapılmaması para cezalarına neden olabilirdi. Özellikle aşılamaya istekli olan doktorlara yüklü ikramiyeler verildi. Örneğin en çok aşı yapan doktora 200 Gulden verildi ve başarılı doktorların isimleri „Wiener Zeitung“ da yayınlandı.

AŞI ZORUNLULUĞU AŞI KARŞITLARINI MOTİVE EDİYOR

Ancak zorunlu aşılamayla birlikte halktaki tepki de artıyor. Özgürlük kaybı endişesi, aşıların varlığından beri var olan bir şey. Bu sadece aşının verdiği acıyla ilgili değil, dünya görüşü ve kendi bedeninizle ilgili kararları kendinizin alması hakkıyla ilgili.

O tarihlerde de, şimdi olduğu gibi, insanlar yan etkilerden veya aşının zararlarından korkuyorlardı. Bazıları aşılamayı doğaya veya Tanrı’nın yaratışına aykırı buluyorlar ve zorunlu aşılamayı da sivil özgürlüklere tecavüz olarak görüyorlardı. Naturopatlar, antroposofistler ve tıp dünyasından olmayan kişiler, aşı karşıtlığı hareketinin merkezi organı olan ‚Der Vaccination‘ gibi dergilerde çiçek aşısının etkinliğini sorguluyorlardı. Yapay bağışıklama, vücudun kendini iyileştirmesini engellemekteydi. Alman İmparatorluğu’nda aşıya karşı harekete geçen derneklerin sayısı her geçen gün artmaktaydı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, bu derneklerin yaklaşık 300 bin üyesi vardı. Aşılar var olduğundan beri komplo teorileri var oldu. ABD’li aşı karşıtı kampanyacı Eleanor McBean, bir kitabında İspanyol gribine aşıların neden olduğunu iddia etti. Halbuki o zamanlar grip aşısı yoktu.

İLK DİFTERİ AŞISI

19. yüzyı’da difteri, küçük çocuklarda en yaygın ölüm nedenlerinden biriydi. Her yıl 50 bin kadar erkek ve kız çocuğu boğaz ve solunum yolunun bakteriyel enfeksiyonundan ölmekteydi. Doktorlar, Emil von Behring kan serumları kullanarak bir terapi keşfedene kadar, halk arasında „çocukları boğan melek“ olarak bilinen difteri salgınına karşı çaresizdiler. Robert Koch’un asistanı, vücudun kendisi tarafından bir savunma tepkisi olarak üretilen anti-toksinlerin yardımıyla hastalıkla mücadele etmek istemekteydi. Difteriye karşı pasif bağışıklama 1894’te gerçekleşti, ancak koruma yalnızca kısa sürelikti. 1901’de von Behring, tıbbi başarılarından dolayı Nobel Tıp Ödülü’nü aldı. Nihayet 1923’te difteriye karşı ilk profilaktik aşılama yapıldı ve 1936’da Almanya’da onaylandı.

TÜBERKÜLOZ AŞISI FACİASI: 77 BEBEK ÖLDÜ

Sosyal ve hijyenik koşullar bulaşıcı hastalıklar için elverişli bir ortam oluşrurlar, ki tüberküloz yoksulların hastalığı olarak kabul edilir. 1882’de bakteriyel patojen Robert Koch tarafından keşfedilmişti. Bununla birlikte, Fransız immünologlar Albert Calmette ve Camille Guérin tarafından 13 yıllık ön çalışmanın ardından geliştirilen ve ağızdan alınan bir aşı ancak 1921’de piyasaya çıktı. 1930’da Lübeck sağlık yetkilileri yeni doğanlar için aşı uygulamaya karar verdi. Ancak 77 bebek tüberküloz aşısından öldü. Nedeni aşı değil ilaç ve ekipmanlara zararlı mikrop bulaşmasıydı. Lübeck’teki sorumlular, doktor Georg Deycke ve sağlık dairesi başkanı Ernst Altstaedt, ihmalden adam öldürme ve bedensel zarar verme suçlamasıyla hesap vermek zorunda bırakıldı. 20. Yüzyıl’ın en büyük aşı faciası sonuçsuz kalmadı: Aşı kaşıtları güç kazandı ve tüberküloza karşı aşı, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar yeniden uygulanmadı.

Faşizm döneminde aşılama şartında başlangıçta gevşeme yapıldı. Naziler arasında Heinrich Himmler ve Rudolf Hess de dahil olmak üzere aşı karşıtları bulunmaktaydı. Aşılamayı Yahudilerin ırkları kirletmesi olarak gören yeni Alman tıbbının temsilcileri olarak kabul ediliyorlardı. Ancak sonunda, Reichswehr Bakanlığı, zorunlu aşılamanın kaldırılmasının Alman İmparatorluğu’nun gücüne ve savunma kabiliyetine zarar verebileceği yönündeki argümanlarıyla galip geldi. Bununla birlikte, difteri aşısı isteğe bağlı kaldı. Halkın aşı olma isteğini güçlendirmeyi amaçlayan propaganda filmleri yapıldı.

TOPLAMA KAMPLARINDA TİFÜS AŞISI DENEYLERİ

Nasyonal Sosyalistler, herhangi bir zorunlu aşıdan daha inandırıcı sloganlarla çalışıyorlardı. Sağlık yetkilileri, Yahudileri tifüsün sözde ana taşıyıcıları olarak tanımlıyordu. Hastalık bitler aracılığıyla bulaştığı için, bulaşıcı hastalığı „Yahudi paraziti“ ile eş tutuyorlardı. Nazi doktorları, tifüse karşı bir aşıyı test etmek için, Buchenwald toplama kampındaki 1.000 mahkum üzerinde – onların rızası olmadan – insan deneyleri yaptılar. Robert Koch Enstitüsü’nde (RKI) tropikal tıp uzmanı olan Gerhard Rose, test deneklerine yüksek dozda bulaşıcı kan enjekte etmiş ve bunların çoğu hayatını kaybetmişti. RKI doktoru Rose, Nürnberg davalarının bir parçası olarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı, ancak 1955’te serbest bırakıldı.

SAVAŞ SONRASI DÖNEM

Savaş sonrası dönem, başlangıçta, daha önceki bulaşıcı hastalıkların korkularının unutulmasıyla karakterize edilir. Halkın ihtiyati tedbirlere yeniden ikna edilmesi gerekiyordu. Hedef, çocukların korunmasıydı . İlaç endüstrisi aşılamada giderek daha önemli bir rol oynamaya başladı. Kâr ile insan sağlığı arasındaki gerilim birçok etik soruyu gündeme getirdi. Aşıların güvenli olup olmadığı veya ilaç şirketlerinin sadece hızlı bir şekilde kar etmek isteyip istemediği konusunda birçok çekince ve tartışma hala güncelliğini koruyor.