Almanya: Yoksulluk tanımı gerçeği nasıl gizliyor

Suitbert Cecura / Telepolis

Almanya’da çok şey var: Çocuk yoksulluğu, yaşlı yoksulluğu ve eğitim eksikliğine ek olarak, bekar ebeveynlerin yoksulluğu, uzun süreli işsizler veya göçmenlerin yoksulluğu, konut yoksulluğu uzun süredir sorun olmuştu. Şimdilerde başka bir sorun daha ortaya çıktı: enerji yoksulluğu.

Ve bu doğru: Ülkede genel olarak temel ihtiyaç fiyatları artıyor, özellikle de enerji fiyatları birçokları için karşılanamaz hale geliyor ya da zaten öyleydi. Almanya zengin bir ülke olarak kabul edilir, bu da doğrudur. Burada bir kişinin aklına gelebilecek (neredeyse) her şeyi bulabilirsiniz.

Bununla birlikte yoksulluk konusu, Almanya gibi müreffeh bir ülkede olmaması gereken bir durum olarak, yani norm ihlali olarak kamuoyunun gündeminde yer almakta.

Ama şimdi bariz bir şekilde ortada. Orta sınıfa kadar insanları etkilediği söylenen enerji yoksulluğu, kamuoyunda oldukça fazla yer kaplıyor.

Bu nasıl oluyor? Ülkede yoksulluk ne durumda?

Yoksulluğun bilimsel olarak incelenmesi söz konusu olduğunda, genellikle bilimden kaynaklanmayan, ancak politik olarak belirlenmiş tanımlara atıfta bulunulur:

OECD Kalkınma Yardımı Komitesi (DAC), yoksulluğu temel insan ihtiyaçlarını karşılayamama olarak tanımlamakta.  Federal Ekonomik İşbirliği Bakanlığına (BMZ) göre bu ihtiyaçlar, öncelikle gıda tüketimi ve güvenliği, sağlık hizmetleri, eğitim, hakların kullanılması, katılım, güvenlik ve onur ve insana yakışır iş içerir. Mutlak yoksulluk, bir kişinin temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamayacağı bir durum olarak tanımlanmakta. Göreceli yoksulluk, bir kişinin ilgili sosyal çevresine göre yoksulluğunu tanımlar.

BMZ’nin OECD gerekliliklerine uygun olarak sunduğu ilk versiyon, yoksulluğu temel insan ihtiyaçlarını karşılayamama olarak tanımlıyor. Bu kötü durumun nereden geldiği, dünyada her şeyin bol olduğu -ve çok fazla olduğu için de çok şeyin yok edildiği- gerçeği göz önüne alındığında burada cevapsız kalıyor.

Ama bu bir sır değil. Her şey özel mülkiyet olduğundan, bir iş aracı olduğundan ve bu nedenle tüketici parasına mal olduğundan… İşte bu nedenle toplumun önemsiz olmayan bir kısmı büyük ölçekte var olan birçok şeyden dışlanır.

Bu toplumun tüm üyelerinin insan onuru kanunla güvence altına alınmıştır, fikirlerini ifade etmelerine de izin verilir, hatta çoğu oy kullanır, bu da onlara bir katılım şekli sağlar. Ancak bu onlara yeterli barınma, giyecek ve yiyecek sağlamaz; vatandaş olmanın onların maddi varlığıyla hiçbir ilgisi yoktur. Mutlak yoksulluk ile göreli yoksulluk arasındaki ayrım da zordur. Son olarak, mutlak yoksulluğun tanımı, temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçların belirlenmesine dayanmaktadır.

Ayrıca soruyu keskinleştirebilir ve şöyle formüle edebiliriz: Bir insanın ölmesine yol açmayacak en az para ne kadardır? Nasyonal Sosyalistler döneminde doktorlar bu soruyu araştırdılar ve toplama kamplarında konuyu aşırı uçlara götürdüler ve bu da deneklerinin çoğunun hayatına mal oldu.

Bugün aynı soruya dolar rakamlarıyla cevap veriliyor:

Dünya Bankasının tanımına göre, insanlar günde 1.90 ABD dolarından daha az bir gelirle yaşıyorlarsa aşırı derecede yoksuldurlar… 1.90 ABD doları sınırı, bir kişinin hayatta kalabilmesi için minimum finansal ihtiyaç olarak kabul edilir.

Geniş bir fikir birliğine göre, Almanya’da bu tür bir yoksulluk yaşamamalıyız, yaşamayız da zaten. Bu yüzden şehir merkezlerinde dilenciler, parkta banklarda uyuyan evsizler ve yardım kurumlarında bedava yiyecek sırasında bekleyen insanlar olması rahatsız edici değil. Almanya’da yoksulluğun belirlenmesi söz konusu olduğunda, akademisyenler genellikle göreceli yoksulluktan bahsediyorlar. Ülke içinde zenginle yoksul arasındaki durumu karşılaştırmak yerine dünyanın en yoksul ülkelerindeki yoksullarla Almanya’nın yoksullarını karşılaştırıp; “ Yani şimdi bizimkiler yoksul mu? Bizdeki göreceli yoksulluk” diyorlar. Yoksulluk bir eksiklik durumu olarak kabul edilir. Ve ancak yaşanılan toplumda var olan şeyler ve hizmetlerle ilgili bir eksikliğin söz konusu olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Cep telefonu olmadığı sürece, kimse ona ihtiyaç duymazdı. İhtiyaçlar her zaman mevcut olan şeyler ve hizmetlerle ilgilidir. Ve toplumumuzda, tüm üyeleri uygun satın almalarla tatmin edemese de, reklamlar tarafından bir takım ihtiyaçlar uyandırılır.

Dolayısıyla bu ülkedeki insanların çoğu ihtiyaçlarını temin edemiyor. O halde yoksulluk bu toplumda yaygın, günlük bir olgudur. Ama bu ülkedeki hiç kimse bu sonucu kabul etmek istemiyor.

Yoksulluk, siyasi olarak denetlenen zengin toplum üzerinde kötü bir imaj oluşturmayacak şekilde tanımlanıyor ve belirleniyor.

Özellikle pandemi döneminde siyasi kararların temelini oluşturduğu varsayılan gerçeklere defalarca atıfta bulunulurken, burada gerçekler siyasi tespitler veya kararlarla yaratılıyor. Neyin “nispeten fakir” olarak kabul edilip edilmemesi gerektiğini yetkililer söylüyor!

Yoksulluk ile “yoksulluk riski” arasında bir ayrım yapılıyor. Bu daha sonra sayılarla ifade edilebilir. Örneğin, ağustos 2021’de yayımlanan “Almanya’da yoksulluk istatistiklerine“ göre; “2018’de Almanya’da insanların yüzde 18.7’si yoksulluk veya sosyal dışlanmadan etkilendi. Bu ölçü ortalama gelirin yüzde 60’ının altında gelir sahibi olanlar için geçerliydi. Ortalama gelir hesaplanırken ise en zengin ile en yoksulun geliri toplandı ve nüfus sayısına bölündü. Yani en zenginlerle en yoksullar arasında gittikçe artan uçurum görmezden gelindi ve her iki uç da normal olarak değerlendirildi.

Kişi kendini ortalama gelirle, “Normal kazananlarla”, sınırladı. Kimisi “Göreceli yoksulluğu kabul ederek kendini en yoksul ülkelerdeki yoksullardan çok iyi durumda olmakla” avuttu. Kimi de sadaka niyetine verilen sosyal yardım, bedava yiyecek, arada eğitim kuponu vb.’ye sevindi.

Çeviren: Semra Çelik