Fransa: Liberalizmi kurtarmak için özgürlükleri kısıtlamak

Foto: Pixabay

Fabien Gay / L’Humanité

Salgının başlangıcından bu yana Cumhurbaşkanı Macron, çok sevdiği Jüpiter modelinin (Mitolojik metafora istinaden Jüpiter, emreden tanrıların tanrısıdır) temellerini uygulayarak sağlık krizinde bir dikey yönetimi seçti. Parlamentoda iki yılda 12 metin bu şekilde kabul edildi. Elbet, salgını durdurmak için harekete geçme gereği tartışmasız. Fakat, Savunma Konseyinde karar alma ve yasaların içeriğine yalnızca özgürlüklerin kısıtlanmasına odaklanma seçimi, kamusal özgürlüklerimizi ve demokrasimizi zayıflatan otoriter bir liberalizmin göstergesidir.

Sağlık pasaportunu -hiç incelemeden- aşı pasaportuna dönüştürerek yeni bir adım atıldı. Bu, varsayılan bir dışlama ve yaptırım seçimidir. Hatta bazıları, Quebec’te olduğu gibi, aşılanmamış olanlar için sosyal yardımın kaldırılmasını veya hastane bakımının geri ödenmesini bile uygulamak istiyor. Kamu politikalarından uzak olanları daha da ötekileştirmek, bu hükümetin alaycı yaklaşımını gösteriyor.

Temelde bu hükümetin kurmak istediği, sadece tüketici durumuna indirgenmiş yurttaşların yaşam ve pratiklerinin tanındığı, fişlendiği bir sosyal kontrol toplumudur. Yakında herkes herkesi kontrol edebilecek. Özellikle, yarın GAFAM’ın (Google, Amazon, Facebook, Apple, Microsoft) elinde olacak bu muazzam veriler, en özel alana kadar vatandaşları ve içeriği araştırmak, hedeflemek için muazzam bir ticari hazine oluşturuyor. Hem de tüm bu kontrol araçlarının meşruiyetini ve amaçlarını hiç sorgulamadan.

Sonuçta, değerlendirilmeyi hak eden son yıllardaki tüm yasama cephaneliğimizdir. Güvenlik yasalarından istihbarat yasalarına veya gerçek ve ciddi sorunlar adına yavaş yavaş özgürlüklerimizi kısıtlayan ve özel aktörlere emanet edilen kontrol ve egemen güç biriktiren terörle mücadele yasalarına kadar. Özellikle gösteri hakkımızı ve örgütlenme özgürlüğümüzü tehlikeye atan, bir güvenlik zorunluluğuna dayalı kısıtlamalara ve hak kaybına alıştık. Fakat sağlık güvenliği adına biraz özgürlükten vazgeçtiğimizde, onu bir daha bulacağımızı kim garanti ediyor? Hükümet, derneklerden, hak savunucularından, sendikalardan gelen uyarıları umursamıyor. Çünkü tüm bu cihazların arkasındaki mantık “business first” mantığıdır, yani her şeyden önce ekonomi! Ekonomik faaliyet ne pahasına olursa olsun sürdürülmelidir, “Maliyeti ne olursa olsun” deyimi artık “Ne olacaksa olsun” mantığına dönüşüyor. Bunun en iyi örneği, nihayetinde isteğe bağlı ve bağlayıcı olmayan tele-çalışma zorunluluğudur: sermaye için kısıtlamasız tam özgürlük, fakat insanlar için damgalama ve bölünme. Aynı zamanda hastane yataklarında, okul kadrolarında ve diğer kamu hizmetlerinde yapılan kesintiler, işsizlik sigortası reformu, yani basitçe, liberal yönelimler, temettüleri gelişen ve büyük servetleri büyüyen finansal piyasaların büyük zevkine doğru kendi rotalarını izlemiştir.

Bu otoriter liberalizm, bu sağlık krizinin yönetiminde bariz bir başarısızlığı ortaya koyuyor: Halkın ihtiyaçlarına hiçbir zaman cevap verilmedi. Eşi görülmemiş bir durumun yarattığı belirsizlikler ve korkular karşısında, çözümlerden biri olarak demokrasiyi kullanarak birlik olmak gerekliydi. Kamu hizmetinin araçlarını ve misyonlarını güçlendirmek ve her türden komploculara yer bırakmamak için aşılama ve hastalıktan korunma hareketlerine saygı konusunda ikna etmek için bilimsel kültürü teşvik etmek için çok geç değil.

Umalım ki bu konular başlamak üzere olan yeni başkanlık tartışmasının merkezinde yer alsın.

Çeviren: Diyar Çomak