Almanya’da ‘savaş ekonomisi’ mi uygulanacak?

SERDAR DERVENTLİ

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla birlikte yaşanan durumu Almanya fırsata çevirmeye çalışıyor. Birkaç ay öncesine kadar tartışmalı olan konular birbiri ardına yürürlüğe konuluyor. “Kesin olmaz” denilen bugün oluyor, ilan edilen “kırmızı çizgiler” tek tek siliniyor. Alman ordusunun on yıl içinde “Avrupa’nın en etkili ve en donanımlı ordusuna” dönüştürüleceği söyleniyor ve neredeyse “tık” yok… Ülke içinde geniş yelpazeli (hükümet ve muhalefet partileri, sendikalar ve birçok kurum-kuruluş) “ulusal cephe” kuruluyor. Bu cephe işçi ve emekçi düşmanı bir cephe olacak. Bunun engellemek için sınıftan ve gerçek barıştan yana kesimleri birleşmesi gerekiyor.

Bu yılın ilk haftalarından itibaren “Ukrayna ve Rusya arasında savaş çıkar mı – çıkmaz mı”, “Rusya saldırır mı – saldırmaz mı” vb. sorular üzerine gerçekleşen gündem düğümü çözüldü: Rusya saldırdı ve savaş çıktı. Gazetemizin diğer sayfalarında konu en geniş anlamıyla inceleniyor. Bu yazımızda ülke içindeki gelişmeleri, özellikle sermaye ve devletinin “ulusal cephe” kurma çabalarını değerlendirmeye çalışacağız.

KİTLESEL BARIŞ GÖSTERİLERİ

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla birlikte haklı olarak Alman halkından aynı gün tepkiler geldi. Çok sayıda uyarı nöbetleri, mitingler vb. düzenlendi. İlerleyen günlerde hükümet ve muhalefet partilerinin, sendikalarında çağrıcılar arasında yer aldığı ve irili ufaklı sayısız gösteri, miting ve uyarı nöbetleri yapıldı.

Pazar günü Berlin’de yapılan gösteriye yüzbinler katıldı, bir gün sonrasında Köln’de geleneksel Karnaval yürüyüşü barış gösterisine dönüştürüldü.

Gösteri çağrılarında Rusya’nın “saldırgan taraf” olarak teşhir ediliyor ve derhal askerlerini geri çekmeye çağrılıyordu. Bu tutum doğru ve anlaşılır. Özellikle parlamentodaki partilerin ve sendikalar merkezlerinin çağrılarına bakıldığında, “ikinci dünya savaşından sonra Avrupa’daki ilk savaştan” (bkz.: www.dgb.de) söz ettikleri görülüyordu.

Ağızbirliği” etmişçesine ileri sürülenin (“ikinci dünya savaşından sonra Avrupa’daki ilk savaş”) gerçekte yalan olduğu, 23 yıl önce Alman askerlerinin de yer aldığı bir savaşın unutturulmak istendiği görülüyordu. Bugün nasıl Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının uluslararası hukukta yeri yoksa 24 Mart 1999’da Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’nin bombalanmasın da uluslararası hukukta yeri yoktu.

Daha önce 1990/91 yılında Hırvatistan ve akabinde Bosna Hersek’in Yugoslavya’dan ayrılmasını bizzat Almanya’nın kışkırttığı ve bu ülkeleri ilk tanıyanlardan biri olduğu da yok sayılıyor.

HERKES BARIŞTAN YANA MI?

Bugün sokaklara, alanlara çıkanların herkesin gerçekten barış ve kardeşlikten yana olmadığı kesin. Özellikle AB’nin sınırlarını savaştan kaçanlara kapayan, Akdeniz’de boğulanları kurtaranları hapse atan, sınırı zorla geçmeye çalışanların üzerine ateş açıp açmamayı tartışan siyasetçilerin bugün Ukrayna halkı için döktükleri timsah gözyaşıdır.

Tam da bu politikacılar Ukrayna’nın bugün bu duruma gelmesini sağladılar. 2014’de gerçekleşen ve “turuncu devrim” olarak anılan darbe hala hafızalarda. Ukrayna’da milliyetçi ve faşist güçleri destekleyerek azınlıklara karşı silahlandırıp kışkırtan da aynı siyasetçiler. Bugün bunların alanlara çıkıp, “demokrasi ve insanlık” adına konuşmaları ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.

Ve 30 yıldır Avrupa’nın yeniden bölünüp parçalanması ve emperyalizme bağımlı hale getirilmesi sürecinin Almanya’daki sorumluları bugün “ulusal bir cephe” kurmaya çalışıyorlar. Bu çabalarını açıktan “ulusal bir cephe kuracağız” diye tanımlamamaları ise işin doğasında yatıyor. Bunun yerine kamuoyunda yaratılan “tehdit altındayız” havasıyla herkes hizaya getirilmek isteniyor.

TEHDİT ALTINDAYIZ” VEYA “VURUCU GÜCÜ YÜKSEK BİR ORDU”

Savaştan çok önce başlayan ve savaşla birlikte katlanarak devam eden propaganda da “sadece Ukrayna’nın değil bütün Avrupa’nın dolayısıyla Almanya’nın büyük bir tehdit altında olduğu ileri sürülüyor. Bu tutum 27 Şubat günü Federal Mecliste yapılan olağanüstü oturumda çok net ortaya çıktı. Başbakan Olaf Scholz (SPD), Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock (Yeşiler) ve Maliye Bakanı Christian Lindner’in konuşmalarını izleyen ve Almanya tarihini bilenlerin aklına ister istemez birinci dünya savaşı öncesinde Alman İmparatoru II. Wilhelm’in konuşması (II. Wilhelm, “Artık siyasi partileri tanımıyorum, sadece Almanları tanıyorum” diyerek “kale içi barış” (“Burgfrieden”) dönemini ilan etmişti.) geldi. Özellikle Scholz’un konuşmasında meclisteki bütün partilerin gruplarına ortak hareket ettikleri için teşekkür etmesi bunu hatırlattı.

Scholz, Baerbock ve Lindner konuşmalarında genel olarak Almanya’nın ve demokrasinin tehdit altında olduğunu ileri sürdüler ve alınacak önlemlerin kaçınılmazlığından, zorunluluğundan söz ettiler. Scholz, ordu için hazırlanan ve her yıl(!) 100 milyar Euro hacminde olacak “Özel Servet” (“Sondervermögen”) fonunun yanı sıra, “bundan böyle her yıl gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 2’sinden fazlasını savunmamıza yatıracağız” dedi.

Bu şu anlama geliyor: 2022 için planlanan 50,3 milyar Euro hacmindeki “Savunma Bütçesi”, en azından 71,4 milyar Euro’ya çıkacak ve bunun üzerine 100 milyar Euro hacmindeki “özel fon” gelecek. Yani silahlanma için 171,4 milyar Euro hazır ve bu artabilir.

İşin en ilginç yanı ise Başbakan Scholz bu planlarını bakanlar kuruluna ve Federal Meclise açıklamadan, Federal Savunma ve Federal Maliye bakanları silah tekelleriyle görüşüp, planları geliştirmeye başlamışlar bile. Pazartesi günü silah şirketlerinin temsilcileri bakanlara hani zaman diliminde hangi silahları üretebilecekleri ve bunlara ilişkin faturayı sundular! (Geniş haber için sayfa 6’ya bkz.)

Baerbock’un konuşması çok daha saldırgan ve açıktı. Almanya’nın dış ve güvenlik politikasında artık 180 derecelik bir değişim olacağını söyleyen Baerbock, artık dünyanın farklılaştığını ve dolayısıyla Almanya’nın politikasının da farklılaşacağını şöyle ifade etti: “Belki de bugün Almanya, dış ve güvenlik politikasında özel ve benzersiz olan geri durma tutumunu geride bırakıyor. Bunun için kendimize koyduğumuz kurallar bizi sorumluluğumuzdan kurtarmamalıdır. Dünyamız farklıysa, siyasetimiz de farklı olmalıdır. (…) Bunu yapıyoruz çünkü uluslararası düzenimiz tehlikede.”

Meclis konuşmasında bütün partilerin ordunun yeniden yapılandırılmasını çabalarına destek vermesi gerektiğini söyleyen Maliye Bakanı Lindner ise, “Para olmadığı için ordu bu duruma gelmedi. Şimdi burada suçlu da aramayacağız. 100 milyarlık öyle bir fon kuracağız ve bunu Anayasaya da alacağız ki bundan sonra hükümet görevini üstlenecek hiçbir parti bu fonu başka bir şey için harcayamasın” dedi. (Bütün konuşmalar için bkz.: www.bundesregierung.de/)

Bir gün sonra ARD’nin sabah programına katılan Lindner nasıl bir ordu istediğini şöyle ifade etti: “Hedefimiz, benim de hedefim, önümüzdeki on yıl içinde Avrupa’nın hareket kabiliyeti en hızlı ve vurucu gücü en yüksek donanımlı ordularından birine sahip olmak. Avrupa’nın en iyi donanımlı ordularından biri, çünkü bu Almanya’nın önemini ve Almanya’nın Avrupa’daki sorumluluğunu yansıtacak.”

OLMAZ” DENİLEN OLUYOR, “KIRMIZI ÇİZGİLER” SİLİNİYOR

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla birlikte yaşanan durumu Almanya fırsata çevirmeye çalışıyor. Birkaç ay öncesine kadar tartışmalı olan konular birbiri ardına yürürlüğe konuluyor. “Kesin olmaz” denilen bugün oluyor, ilan edilen “kırmızı çizgiler” tek tek siliniyor. Son bir hafta içinde gündeme gelenler şunlar:

Bir süre önce NATO’nun “GSYH’nin yüzde 2’si savunma bütçesine ayrılmalı” baskılarına direnen ve “biz üzerimize düşeni yapıyoruz” diye sürekli geri çeviren Almanya bugün “yüzde 2’den fazlasını ayırma” söz verdiği gibi üstüne üstün 100 milyarlık özel askeri fon kuruyor. Yıllar önce zorunlu askerlik kaldırılmıştı son bir haftadır yeniden gündeme girdi.

Yukarıda belirtilen “ordunun yeniden yapılandırılmasına” ek olarak “nükleer silahlarda pay sahipliğini korumak ve geliştirmek için” AB çapında yeni bir askeri uçak türü geliştirmeyi karar altına aldı. “Nükleer silahların imha edilmesi, Avrupa’nın nükleer silahlardan arındırılması” gibi siyasi vaatler/hedefler bir yana itildi. Ayrıca silah üretiminde Avrupa çapında ortak çalışmanın yeniden güçlendirilmesi üzerine AB üyeleriyle anlaşma yine bir hafta içinde sağlandı!

Benzer bir durum yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili yaşanıyor. Elde edilirken ve kullanımında doğaya son derece zarar veren fosil enerji kaynaklarının tamamen kullanım dışı bırakılması ve alternatif enerji kaynaklarını kullanılmasını hedef olarak ilan eden hükümet şimdi, ABD’den “kaya gazı” diye bilinen (bu gazın elde edilmesi çevreye en fazla zarar veren bir tarzda gerçekleşiyor) gaz yüksek miktarda satın almayı, kömür, doğal gaz ve sıvı gaz ek rezervleri oluşturmayı planlıyor. Almanya’nın “Ulusal Hidrojen Programının” tüm AB’yi kapsayacak şekilde geliştirilmesi konuşuluyor.

Belirtildiği gibi; bunlar son bir hafta içinde gündeme gelen “yenilikler”. Önümüzdeki haftalarda birçok yenilikler bizi bekleyecek.

FATURAYI KİM ÖDEYECEK?” – “SİZ, VERGİ ÖDEYENLER FATURAYI ÖDEYECEK”

Bu arada Rusya’ya yönelik bir dizi yaptırım kararlaştırıldı. Ekonomik yaptırımların ilginç bir özelliği de yaptırımı yapanın da bundan zarar görmesine neden olmasıdır. Bu nedenle Federal Ekonomi Bakanı Robert Habeck (Yeşiller), Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırım paketlerinin ardından Alman şirketlerine yardım edeceklerini açıkladı. Federal hükümet, yaptırımın olumsuz sonuçlarını Almanya’dan uzak tutmak için her şeyi yapacağını söyleyen Habeck, “Dolayısıyla, korona pandemisinde yaptığımız gibi ekonominin yaptırımlardan etkilenebilecek alanları için benzer koruyucu önlemler alacağız” dedi.

Savaş bütçesinin toplamında yıllık en azından 170 milyar Euro’ya (bu daha da artabilir) çıkarılması kesinleşti. Rusya’ya yönelik yaptırımların Alman tekellerini hangi kapsamda etkileyeceği konusunda ise şimdilik somut bir veri yok.

Rusya’dan 33,1 milyar Euro hacminde mal ithal edilmiş karşılığında ise 26,6 milyar Euro hacminde ihracat yapılmış. Toplam 59,8 milyar Euro (bkz.: www.destatis.de) dolayında. Bunun yanı sıra bir dizi Alman bankası Rusya’daki firmalara krediler vermiş bulunuyorlar veya büyük projeleri (“Kuzey Akımı II” gibi) finanse ediyorlar. Bunların hacmiyle ilgili somut bir veri henüz kamuoyuna yansımadı. Ama yüklü bir meblağın çıkması kimseyi şaşırtmamalı.

Korona döneminde “borç frenini” kaldıran ve 1,5 trilyon Euro’yu masaya koyan önceki hükümetin yaptığı yeni borçlanmalar 345,9 milyar Euro tutuyor. Eski hükümet bu yıl için 100 milyar Euro daha kredi almayı karar altına almıştı. Savaş bütçesinin yükseltilmesi nedeniyle yeni hükümetin en azından 100-120 milyar Euro dolayında ek borç daha alması bekleniyor. Yani yeni borçlanmanın “iyimser tahminde” 200-230 milyar Euro olarak gerçekleşmesi (tabi Rusya’ya yönelik yaptırımların Alman sermayesine yansımasını yok etmek için harcanacak paralar bu hesapta yok) bekleniyor.

Tahminlerin iyimser veya kötümser olmasından bağımız olarak faturanın ödenmesi gerekiyor. Maliye Bakanı Lindner’e katıldığı ARD programında, “faturayı kim ödeyecek” diye sorulduğunda, “siz, vergi ödeyenler faturayı ödeyecek. Bu nedenle de Federal Bütçenin diğer tüm kalemlerinde çok hassas olacağız. Önümüzdeki birkaç yıl içinde tüm kamu harcamalarını gözden geçirip önceliklerimizi belirleyeceğiz, harcanacak her Euro’yu sorgulayacağız. Herkes dilediğini isteyemeyecek” dedi. Lindner ayrıca 2023’den itibaren Anayasada yer alan “borç freninin” tekrar yürürlüğe gireceğini ve “özel harcamalar için, ne kadar acil olursa olsun, ek borçlanma söz korusu olmayacak” dedi.

İŞÇİLERİN BİRLEŞİK CEPHESİ İÇİN!

Hükümet ve muhalefet partilerinin savaş yanlısı ortak karar almaları, burjuva basının buna yoğun desteği, bunlara paralel yapılan kitlesel barış gösterileri “cephe gerisinin” sağlam durduğu izlenimi yaratmaya çalışıyorlar. Sendikalar hükümet politikalarına bir takım “uyarılar” yaparak destek veriyorlar.

Sermaye ve hükümeti ise yaşanan durumu en iyi bir şekilde fırsata çevirmenin yol ve yöntemlerini hayata geçirmek için kolları sıvadılar. Kitlelerin içine girdiği “ilk şoktan” çıkmadan birçok adımı atmak, işi, deyim yerindeyse “oldu bitti” ye getirmek istiyorlar. Lindner faturanın kime çıkarılacağını söylediğinde hiçbir sendikadan veya sosyal kurumdan itiraz bile gelmedi.

Sendika genel merkezlerinin bu savaşa açıktan destek vermeleri, hükümetin “savaş ekonomisini” üstlenmeleri ve önümüzdeki TİS dönemi ücretlerden feragat etmeyi tercih etmeleri sürpriz olmaz. 1914-1933 arası ADGB’nin takındığı tutuma girmeye gerek yok; 1999’da NATO’nun başlattığı ve Kosova’nın Yugoslavya’dan ayrıldığı savaş döneminde dönemin DGB Başkanı Dieter Schulte ve IG Metall İkinci Başkanı Jürgen Peters’in savaşa açıktan destek vermişlerdi – bunu unutmayalım! Onlarca fabrikadan, sendikal birimden de bu işçi düşmanı sendikacılara hak ettikleri yanıtlar (bkz.:https://archiv.labournet.de/krieg/kosovo/aufrufe.html) verilmişti.

Sermaye ve hükümetinin kurmak istediği bu “ulusal cephe”, ulusal ve uluslararası alanda işçi ve emekçi düşmanı bir cephe olacaktır. Bunun engellemek için işçi v emekçilerin, sınıftan ve gerçek barıştan yana kesimlerle birleşmesi gerekiyor; anti emperyalist, savaş karşıtı ve halkların kardeşliğini öne çıkaran bir mücadele vermeleri gerekiyor. Bununla yetinmeyip “bu savaş bizim savaşımız değil” sloganının içini hayat pahalılığına, reel ücretlerin düşmesine, yaşlılıkta yoksulluğa karşı mücadele ederek doldurmalı. (Foto: Pixabay)