Yeşiller, ‘feminist’ dış politika ve sol

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’nın ilk kadın dışişleri bakanı olan Yeşiller Partisi üyesi Annalena Baerbock, geçtiğimiz aralık ayında bakanlık koltuğuna otururken izleyeceği politikayı “feminist dış politika” olarak ifade etmişti. İki çocuk annesi, 42 yaşındaki genç bir kadının Almanya gibi Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip bir ülkenin dünyadaki yüzü ve sözcüsü olması, başta kadınlar olmak üzere değişik kesimlerde umutla karşılanmıştı. Üstelik, partisinin bir zamanlar barışı savunan Yeşiller olması da bu umudu güçlendirmişti.

Baerbock’un seçim kampanyası sırasında ve sonrasında “feminist dış politikaya” dair söyledikleri elbette şahsi görüşü değil, Yeşiller’in yazılı belgelerinde de yer alıyordu. Halen Yeşiller Partisi’nin meclis grubunun internet sitesinde seçim programının “Uluslararası Politika” bölümünde “Küresel sorunları birlikte çözmek istiyoruz” başlığı altında sıralanan üç madde arasında özellikle iki nokta dikkat çekiyor. 2. maddede aynen şunlar yazılı: “Hedefimiz, uluslararası silahsızlanma ve silah ihracatının sınırlandırılması konusunda Almanya’nın öncü bir rol oynamasıdır”. (https://www.gruene-bundestag.de/themen/internationale-politik)

Yeşiller’in yaklaşık beş aylık koalisyon ortaklığı süresinde Almanya’ya „öncü bir rol” oynattıkları kesin. Ama yazılanın tam tersi yönünde.

Ortağı oldukları hükümet, Almanya tarihinde görülmedik derecede askeri harcamaları arttırma kararı aldı. 100 milyar avroluk özel fonun kurulma kararı ise bunun zirvesi… Benzer bir durumun silah ihracatı konusunda olduğu da söylenebilir. Şu günlerde Yeşiller’in üst düzey yöneticileri, hatta üzerine vazife olmayan Tarım Bakanı Cem Özdemir dahi, Almanya’nın Ukrayna’ya ağır silah vermesi çağrısında bulunuyor. Parti içinde ve tabanda bu koroya eşlik etmeyenler ise hemen susturuluyor.

Sözünü ettiğimiz metinde 3. maddede ise “İklim dış politikası, iklim adaleti ve feminist dış politika, Almanya’da hayata geçireceğimiz ve dünya çapında başarılı olmasına yardımcı olmasını istediğimiz yaklaşımlardır” deniliyor.

Bu konuda da Yeşiller ve Bearbock’un sınıfta kaldığı ortada. “Feminist dış politika” denilince savaştan, militarizmden, askeri harcamalardan uzak, barışçıl ve hümanist bir söylemin öne çıkması akla geliyor. Ne var ki; şu günlerde Baerbock, çoğu zaman savaş örgütü NATO’nun sözcüsü gibi konuşuyor. Üç gündür NATO’nun “Kuzey kanadı” Baltık ülkeleri Litvanya, Letonya ve Estonya’yı dolaşan Baerbock, gittiği her ülkede Ukrayna’ya ağır silahların verilmesi çağrısında bulunuyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısıyla birlikte dış politikasında “180 derecelik dönüş” yapan Almanya’nın, “militarist dış politika” sözcülüğünü bir zamanların “barış partisi” Yeşiller’in yapıyor olması elbette manidar. Daha hükümete gelmeden Rusya ve Çin konusunda Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partilerinden daha radikal bir çizgi savunan Yeşiller, buna gerekçe olarak sürekli “insan hakları”, “demokrasi”, “otoriter rejimler” söylemini kullandı. Bu iki ülkeyle muhalefet adeta dış politika önceliği haline getirildi.

Ama aynı Yeşiller’in üyesi ve partinin bugünkü politikasında hissedilir ağırlığı olan Ekonomi Bakanı Robert Habeck, kısa bir süre önce Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ziyaretler düzenlemiş, boynunu bükerek şeyhlerden doğal gaz ve petrol dilenmişti.

Türkiye’den bakınca, iki hafta önce Birgün’den İbrahim Varlı’nın da sorduğu gibi “Yeşiller savaş cephesinde ne arıyor?” diyenlerin sayısı epey fazla. Lakin, insan hakları, barış, Kürt meselesi gibi konulara duyarlı 1980’li ve 90’lı yılların Yeşiller’in üzerine bulunduğu köprünün altından çok sular aktı.

40 küsür yıllık Yeşiller’in tarihi aynı zamanda bir küçük burjuva protest partisinin nasıl sermayenin has partisine dönüşebileceğinin de tarihidir. Bu tarihi aynı zamanda “Almanya NATO’dan çıkmalı”dan (1987’deki Seçim Programı, s.26)  NATO sözcüsü olmanın da sürecidir. Bu değişimin elbette sınıfsal temelleri bulunuyor. Yeşiller uzun süredir düşük gelire sahip, sisteme tepki duyan küçük burjuvazinin değil, iyi kazanan orta sınıfların, yeni yeşil teknolojiden güç alan sermaye kesimlerinin partisi. Bu nedenle “savaş cephesinde” olması gerekiyor. Fosil enerji kaynaklarının kullanımının azalması sadece çevre için olumlu değil, aynı zamanda bu durumu fırsata çeviren “yeşil kapitalizm”ci kesimlerinin işine de yarıyor.

Almanya’da “sistemi değiştirme” iddiasıyla kurulan ancak sistemin temel direği haline gelen partilerin sayısı az değil. Bunların “anası” elbette SPD’dir. SPD ve Yeşiller’in solunda duran Sol Parti’de (Die Linke) de bir süredir sistemin direği olma havası hakim. Ne var ki, hava ağırlaştıkça güç ve itibar kaybediyor.

Emekçi sınıfların, gençlerin karşı karşıya olduğu ağır ekonomik sorunlar, “feminist” diye başlanan ama militaristleşen dış politika ve devasa askeri harcamalar ülkede gerçek anlamda bir muhalefet partisine ihtiyacı her geçen gün daha fazla kendisini hissettiriyor. Bu ortaya çıkmadığı sürece sağdan ve soldan sermaye partileri istedikleri gibi kolay hareket etmeye devam edecekler.