Almanya’da dönüm noktası

Fotoğraf: Olaf Kosinsky / Wikimedia Commons (CC-BY-SA 3.0)

M. Sinan Birdal

“Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir” der Marcel Proust. Beklenmedik bir anda, metroda tesadüfen önünden geçtiğim bir büfenin önünde asılı duran gazetelerde buldu geçmiş beni: Kırkın üzerinde ülke ABD’nin öncülüğünde Almanya’daki Ramstein Amerikan üssünde bir araya gelmiş ve Almanya Ukrayna’ya ağır silah yardımı yapmayı kabul etmişti. Berlin metrosunun kokusu 1990’nın Berlin’ine de götürdü zihnimi. Hâlâ kontrol noktası Charlie’den geçerek Doğu Berlin’e gidildiği, resmen iki hükümetin varlığını sürdürdüğü ancak duvarın fiilen ortadan kalktığı o günlere. Üzerinden tam otuz iki sene geçmiş. Berlin’de çok şey değişmiş ama metronun kokusu aynı.

32 yıllık bu dönemi herkes kendi açısından farklı tanımlayabilir. Benim açımdan içinde farklı dönemler içerse de gençliğimin başlangıcı ve bitişini temsil ediyor; kimi uluslararası ilişkiler uzmanları için dünya politikasında tek kutuplu anı; başka uzmanlar için liberal düzenin eski Sovyet Bloku ve Çin’i kapsayarak küreselleşmesini. Bu tanımların hepsi kendi bakış açısından tutarlı ve geçerli olabilir. Tanımların geçerliliği değil burada benim ilgilendiğim mesele. Kimin, niçin, hangi açıdan baktığı? Bakış açılarının nasıl oluştuğu? Bu açılarda oluşan zaman boyutunun nereye kadar uzandığı? Hangi hadiselerin zamanın akışında bir kesinti, bir dönüm noktası oluşturduğu bu bakış açılarının kurguları içinde anlam kazanıyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısından üç gün sonra Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’un federal mecliste yaptığı konuşma zamanda ciddi bir kırılmanın gerçekleştiğini haber veriyordu. Şansölye 1970’lerde kendi partisi SPD’nin öncülüğünü yaptığı ve Alman resmi politikası haline gelen Doğu Politikası’nın sona erdiğini “dönüm noktası” (Zeitenwende) kavramıyla açıkladı. Değişimin ilk göze çarpan iki özelliği var: 1) Almanya’nın silah sanayine ve silahlı kuvvetlere muazzam bir yatırım yapılması (mevcut bütçeye ek olarak 100 milyar euro); 2) Uluslararası ilişkiler doktrininde ekonomik iş birliğinin siyasi iş birliğine yol açacağı dogmasının terk edilmesi. Bu değişimler somut politikalarda nasıl sonuçlar doğuracak bunu hep beraber göreceğiz ancak bu aşamada gözden kaçırılmaması gereken değişimlerin Almanya’daki hangi toplumsal sınıflar ve gruplar için ne gibi yükler ve avantajlar, riskler ve fırsatlar ortaya çıkardığı. COVID-19 salgını yüzünden olağanüstü bir dönem geçiren Alman ekonomisi giderek maliyeti büyüyen bu savaşın ve yeni politikaların nasıl kaldıracak? Bedeli kim ödeyecek?

Alman dış politikası ülke dışında da çağdaş tarihteki en zorlu sınavlarından birini veriyor. Şubat ortasındaki Moskova ziyareti sırasında Şansölye Scholz, Almanya seçmenlerine yönelik temel vaadini gerçekleştirerek, tam bir Angela Merkel profili çiziyordu. Scholz’un krize “parmak ucu hassasiyetiyle” (Fingerspitzengefühl) yaklaştığı, Putin’in Rus askerini Ukrayna sınırından çekmeye başladığı, Şansölye’nin büyük diplomatik başarısı, Almanya’nın Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü olarak sahip olduğu siyasi etki haberlerde, yorumlarda dön dolaş tekrarlandı. Belki de bu yüzden Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı Scholz’a da büyük bir darbeydi. Resmen aldatılmış ve hatta daha kötüsü Putin’in sırıtarak izlediği bir psikolojik harp oyununun bir parçası haline getirilmişti. Yüz binlerce protestocu Kremlin’in saldırısına karşı Berlin sokaklarını doldururken Şansölye “dönüm noktası” konuşmasıyla durumu kontrol altına almaya çalışıyordu. Derken Almanya’dan istediği silahları temin edemeyen Ukrayna’nın Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’i Kiev’de görmek istemediği darbesi geldi. Baltık cumhuriyetleri ve Polonya liderleri Zelenskiy’le poz verirken Almanya Doğu Avrupa’da siyaseten izole oluyordu.

On dokuzuncu yüzyıl ortasındaki Kırım Savaşı’nın tarihini bilenler için hadise Paris Konferansı’nda bekleme odasında yer gösterilen genç diplomat Bismarck’ın anılarını hatırlatıyor.  Zamanın değiştiğini tespit etmek kuşkusuz yeni zamanda ne yapılacağını belirlemekten daha kolay. Yeni bir Doğu Politikası herşeyden önce yeni bir toplumsal ve siyasal mutabakat demek. Kendi partisiyle arasında her zaman belirli bir mesafe bulunan Scholz partisinin bu en büyük siyasal dönüşümüne önderlik edebilecek mi? Yeni bir politika yeni bir kadro gerektirmez mi? Statükoyu devam ettirebilecek ve Merkel’e en çok benzeyen lider olduğu için seçilen Scholz böyle bir misyon için uygun mu? Geçen hafta Der Spiegel’in “Neden korkuyorsunuz?” başlığıyla kapak yaptığı Şansölye aynı sayıdaki röportajında bir atom savaşını engellemeye çalıştığını beyan etmişti. Bu söyleşinin üzerine politika değiştirip Ukrayna’ya ağır silah yardımı yapma kararı alınca ister istemez kamuoyunda nükleer bir savaşa doğru gidilip gidilmediği sorgulanmaya başlandı. Liderlerin açıklamalarında kırmızı çizgiler çizip, daha sonra bunları yok varsaymalarının bedellerini Suriye krizi öğretmiş olmalı. Ama hafıza mantığı takip etmiyor. Almanya’nın yeni bir politika oluşturabilmesi için yeni tarihsel analojilere ihtiyacı var. Devam edeceği söylenilen Ramstein konferansları bu analojileri üretecek önemli bir merkez olacak. (Evrensel)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: