Sol Parti yeni bir başlangıç yapabilir mi?

YÜCEL ÖZDEMİR

Mart 2003’te SPD-Yeşiller koalisyon hükümeti tarafından işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal haklarına yönelik büyük saldırı dalgasına karşı sokakta verilen sosyal mücadele üzerinden kurulan, 2009’deki genel seçimlerde yüzde 11,9’a kadar oy alan Sol Parti (Die Linke), uzun bir süredir yaşadığı oy ve güç kaybını 15 Mayıs’ta yapılan Kuzey Ren Vestfalya (NRW) seçimlerinde de sürdürdü.

Eylül 2021’deki genel seçimlerde yüzde 4,9 oy alabilen, doğrudan üç milletvekilinin seçilmesi sayesinde yeni parlamentoya 39 milletvekili gönderebilen Sol Partı, en son yapılan Saarland ve Schleswig-Holstein seçimlerinde de adeta hezimete uğramıştı. En büyük eyalet NRW’de de beş yıl öncesinde göre ağır bir yenilgi aldı. 2017’deki seçimlerde yüzde 4,9 ile toplam 415 bin 936 oy alan ve 8 bin 500 oyla meclise giremeyen parti, bu kez aldığı oyların yarısından fazlasını kaybederek ancak yüzde 2,1 oy alabildi. Bu oran 146 bin oya denk düşüyor. En büyük eyalette yaşanan bu ağır kayıp doğal olarak partinin varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya olduğu şekindeki değerlendirmelere yol açtı.

Seçim sonrasında yapılan analizlerde Sol Parti’nin özellikle işçilerden en az oy alan partilerden birisi olduğu görüldü. Bu da partinin taleplerini ya da vaatlerini işçi sınıfına iletme ve onlar arasında yer edinme konusunda büyük sorunlar yaşadığını gösteriyor. Daha önce Sol Parti’ye oy veren seçmenlerin bir kısmı bu seçimlerde sandık başına gitmemeyi tercih ederken, bir kısımı da oylarını SPD ve Yeşiller’e verdi.

NEDEN OY KAYBEDİYOR?

Sol Parti’nin hem eyaletler hem de federal çapta önemli oranda oy kaybetmesinin pek çok nedeni bulunuyor. Bunların başında önemli konularda geniş emekçi kesimleri etkileyen, onların talep ve ihtiyaçlarını kararlıca savunan bir yaklaşım ortaya koyamaması. Buna bağlı olarak parti içinde yaşanan kanatlar arasında çatışma ve görüş ayrılığı, dışarıya “her kafadan bir sesin çıktığı parti” tablosunu yansıtıyor. İki yılı aşkın bir süredir yaşanan pandemi sürecinde sağlık ve eğitime daha fazla bütçenin ayrılması talep edilirken, genel yaklaşım ise çoğunlukla hükümeti destekleme şeklinde oldu.

Benzer bir yaklaşım Ukrayna savaşı sırasında da yaşandı. Savaşın başlamadığı dönemlerde Rusya’yı savunan parti görüntüsü çizilirken, savaş başladıktan sonra yine her kafadan bir sesin çıktığı parti görüntüsü vermeye başladı. Rusya’yı eleştirmeden, savaşa karşı çıkmadan NATO’yu desteklemeye ve Almanya’nın askeri harcamaları artırmasına sessiz kalmaya kadar geniş bir yelpazeyi içeren tutumlar sonucu, “kırımzı çizgileri” olmayan bir parti haline geldi.

Temel konularda tek ses yerine her kafadan bir sesin çıktığı bir partinin toplumun geniş kesimleri tarafından dikkate alınmadığı, dolayısıyla güven vermemesi, oy kaybının nedenleri arasında sayılabilir. Bütün bunlara ek olarak sermaye basının parti içinde yaşandığı iler sürülen “cinsel taciz” olaylarını manşetlere çıkararak aleyhte bir kampanya sürdürmesi, eş başkan Susanne Hennig-Wellsow’un kongreyi beklemeden görevinden istifa etmesi de adeta işin tuzu biberi oldu. Tüm bunların arka planında ise işçi ve emekçilerin gündemi ve taleplerinden, sokak hareketinden uzaklaşma ve toplumsal muhalefetin dinamik bir parçası olamama yatıyor elbette.

SAĞ KANADIN MUHTEMEL ADAYLARI

Bütün bu yenilgilerin ardından haziran ayı sonunda Erfurt’ta yapılacak genel kongrenin hem parti içindeki kanatlar çatışması hem de izlenecek politikaların belirlenmesi açısından önemli olabileceği ifade ediliyor. Zira kongrede 44 kişilik yönetim kurulu da yeniden seçilecek. Mevcut eş başkan Janine Wissler’İn yeniden aday olup olmayacağı belirsizliğini korumaya devam ederken, istifa eden Hennig-Wellsow’un yerine kimin geleceği ise merakla bekleniyor. Partinin politikasına belirleyici bir ağırlığı olan “reformcu” kanatın eş başkanlığa daha soldan bir adayın seçilmemesi için değişik isimler ortaya attığı basında yer alıyor. Muhtemel bir sol adaya karşı isimleri ortaya atılanlar arasında eski milletvekili Jan van Aken ve Thüringen Eyaleti Başbakanlık Dairesi Müsteşarı Benjamin-Immanuel Hoff öne çıkıyor. Hennig-Wellsow gibi Ramelow’a yakınlığıyla bilinen Hoff’un pek çok konuda partiyi daha sağa kaydırmaya uygun bir isim olduğu belirtiliyor. Hoff, Neues Deutschland gazetesine verdiği söyleşilerde eş başkanlığa aday olmak istediğinin mesajını verdi. Parti içinde farklı seslerin çıkmasının başarısızlığın başlıca neden olduğunu savunan “reformcu” kanat temsilcileri, özellikle Saha Wagenknecht ve diğer sol kanat vekilleri susturmayı kongrede başlıca hedef olarak önlerine koymuş bulunuyorlar. Bu nedenle bu kesimlerin yeni yönetimde yer almasından yana değiller.

SOL KANADIN ADAYI PELLMANN

Wagenknecht ve sol kanat temsilcileri ise kongre öncesinde Leipzig’den doğrudan aday seçilmeyi başararak, Sol Parti’nin meclise temsil edilmesini sağlayan Sören Pellmann’i öne çıkarmaya başladılar. Seçim bölgesinde halkla yakın temas içinde olan Pellmann’ın seçim kampanyasının Rusya’dan aldığı yardımlarla sürdüğü yönünde ortaya atılan iddiaların, yıpratmaya dönük olduğu ifade ediliyor. Pellmann’ın ise partinin Doğu Alman profilini güçlendirme, dolayısıyla bir bölge partisi olmasını sağlama yönünde hedeflerinin olduğu ileri sürülüyor. Pellmann doğu eyaletlerinin, yüzde 5 barajını aşmada Sol Parti için “sigorta” olduğunu savunuyor. Bu nedenle bu eyaletlerde partinin oylarının yüzde 20 üzerinde olması gerektiğini savunuyor. Pellmann, parti eş başkanlığına adaylığı konusunda açık olduğunun mesajlarını verdi.

SADECE TEK SESTEN KONUŞMAK YETERLİ Mİ?

NRW yenilgisinin ardından düzenlenen basın toplantısında konuşam Wissler, içine girilen yenilgi sürecinden çıkmak için kaybedilen güvenin yeniden kazanılması için doğru kişilerle doğru politikaların izlenmesini gerektiğini söylüyor. İşlenecek konuların başında ise sosyal adalet, zenginlerden daha fazla vergi alınması ve yüksek kiralar ve sağlık alanında bakımın geldiğini söyledi. Bunlar elbette önemli konular. Ancak, parti içinde farklı görüşlerin olduğu yüksek askeri harcamaları konu etmemesi dikkat çekici. Sağ kanat temsilcileri askeri harcamalar için ek 100 milyar euroluk bütçenin ayrılmasına kesin olarak karşı çıkmıyor.

Konular çoğaltılabilir ve değiştirilebilir ancak Sol Parti’nin asıl sorunu ne konu sıkıntısı ne de farklı seslerin çıkmasıdır. Asıl sorun mevcut kapitalist sisteme ve sistem partilerine gerçekten muhalif bir parti olup olmadığıyla ilgilidir. Son birkaç yıldır halkın, emekçilerin sorunlarını temel alma yerine sistem partileri SPD ve Yeşiller ile ortaklığa yoğunlaşan Sol Parti’nin güç kaybetmesi gayet normal. Daha önce sistem partilerinden kopan kitlelerin dikkatini çekme özelliği taşıyan Sol Parti, eyaletler düzeyinde yaptığı ortaklıklarda ciddi bir değişiklik yapmadığı gibi, klasik bir düzen partisi olma özelliği kazandı. Berlin ve Thüringen’deki durum bunu yeterince ortaya koyuyor.

Seçimlere katılımın düşük olduğu NRW’de daha önce Sol Parti’ye oy verenlerin çoğunun sandık başına gitmemesi de bunu gösteriyor.

Özetle; Sol Parti bir “sistem partisi” olma özelliğini kazandıkça, diğer partilerle farkı azalıyor ve sistemin ekonomik, siyasi, ideolojik baskısı altında olan geniş kesimlerin ve toplumsal muhalefetin uzağına sürüklenmeye devam edecek. Halkın güncel sorunlarını doğru bir şekilde ifade eden ve doğru çözümler öneren, mevcut sistem partileriyle arasına mesafe koyarak farklı bir yol izleyen bir Sol Parti’nin güçlenmesinin ise koşulları mevcut. Sol Parti’nin kurulduğu ve güçlendiği dönemler bunun kanıtı. Ancak, Sol Parti’yi pek çok açıdan kontrol altında tutan kadroların önemli bir bölümünün derdi emekçi sınıfların, gençliğin, kadınların çinde bulunduğu ekonomik, sosyal koşulları değiştirmekten çok, mevcut sisteme entegre olmak olduğu için, başkanlarının kim olacağından bağımsız olarak anlayışın değişmesi zor görünüyor. (YH)

Hinterlasse jetzt einen Kommentar

Kommentar verfassen

Diese Website verwendet Akismet, um Spam zu reduzieren. Erfahre mehr darüber, wie deine Kommentardaten verarbeitet werden.

%d Bloggern gefällt das: