‚Almanya bizi kıskanıyor‘ efsanesi ne kadar gerçek?

Foto: Yeni Hayat / Yücel Özdemir

YÜCEL ÖZDEMİR

Son yıllarda Türkiye’de yaz tatillerini geçirmek için Avrupa’dan giden biz Türkiye kökenli göçmenlere, yaygın tabirle “gurbetçilere”, sıkça “Almanya gerçekten bizi kıskanıyor mu?” ya da “Batı neden bizi kıskanıyor?” şeklindeki sorular yöneltiliyor. Kimimiz oturup saf saf bu sorulara mantıklı ve makul yanıtlar arayıp, Almanya’nın daha zengin, otobanlarının daha geniş, tünellerinin daha uzun, köprülerinin daha güzel, sokaklarının tertemiz, her tarafın yeşil olduğunu anlatıp, “Alman disiplinini” övüp Almanya’nın Türkiye’yi kıskanma diye bir derdinin olmadığını dili döndüğünce anlatmaya çalışıyor. Kimimiz de soruları ciddiye almayıp gülüp geçiyor.

Birkaç yıl önce ilk olarak Artvin’deki bir mitingde yapılan yollar, tüneller, köprüler, havaalanlarını işaret edip, “Avrupa bizi kıskanıyor” sözünü ortaya atan Erdoğan’a muhalif olanlar soruları alaycı bir edayla yöneltirken, Erdoğan yanlıları bunun gerçekliğini bir de bizim ağzımızdan duymak istiyor. Almanya’da yaşayıp bu teze inananlarımızın çoğu, yıllardır uğradığı ayrımcılığın, haksızlıkların bütün hıncını Türkiye’yi göğe yükseltip, Almanya’yı yerin dibine batırmaktan çıkarıyor. Hele arabayla yola çıkanlarımız, Kapıkule sınır kapısını geçip Türkiye topraklarına ayak basınca, sanki başka bir dünyaya geldiklerinin hissine kapılıyor. Araba yol alıp, görkemli boğaz köprülerden birisini geçmeye yaklaştığına görünen olağanüstü panorama, kıyaslama meraklılarına “Var mı Almanya’da böyle manzara”, “Reis köprüleri muhteşem yapmış” dedirtiyor. Hem de “Almanya’da boğaz vardı da Almanlar muhteşem köprüler mi yapmadı”yı aklına getirme ihtiyacı duymadan…

Son yıllarda Türkiye’de herhangi olumsuz bir gelişme, felaket durumunda hemen Almanya ve Avrupa ile kıyaslama yapıp, “Biz onlardan daha iyiyiz” söylemini öne çıkararak, toplumsal desteği tazeleme, hükümet yanlısı medyanın sıkça başvurduğu bir yöntem oldu. Örneğin, Türkiye’de enflasyonun resmi rakamlarla yüzde 70-80’e çıkması bir yana bırakılarak, Almanya’da son 40 yılın en yüksek enflasyonunu (yüzde 8) “son dakika haberi” olarak vermek, Türkiye’nin ekonominin hiç de o kadar kötü olmadığı algısı için kullanılıyor. Ya da Almanya’da raflarda ayçiçek yağının tükenmesi üzerine kuyrukların oluşması, gaz ve benzin fiyatlarının artması, 16 milyon insanın yoksul olması da aynı zihniyetle hükümet yanlısı medya organları ve yorumcular tarafından “Almanya’nın Türkiye’den daha kötü durumda olduğunu” kanıtlamak için yerli yersiz kullanılıyor. En son 11 Ağustos günü Sabah gazetesi, “Türkiye farkı” manşetiyle bu algıyı yeniden pekiştirmeye çalıştı. Geçen yıl Almanya’nın Ahrweiler kasabasında yaşanan büyük sel felaketiyle aynı dönemde Kastamonu-Bozkurt’ta yaşanan sel felaketi arasında kıyaslama yapılarak, Türkiye hükümetinin Alman hükümetinden daha iyi çalıştığı, daha fazla yardımda bulunduğu ifade edilerek, gerçekle ilgisi olmayan şu abartılı cümleler kullanıldı: “Almanya afet bölgesinde bir yıldır tek çivi bile çakamadı. Selde zarar gören evler halen kullanılamaz bir halde dururken, sokak ve caddelerdeki altyapı çalışmaları ise çok ağır ilerliyor.” (https://www.sabah.com.tr/gundem/2022/08/11/afet-sonrasi-turkiye-farki)

Almanya’nın yaptıklarının yetersizliği elbette eleştirilebilir ve hızlı hareket edilemediği dile getirilebilir. Ancak bunun Türkiye ile mukayese bağlamında ele alınıp manşete çıkarılması, “Almanya bizi kıskanıyor”, “Biz Almanya’dan daha iyiyiz” söylemini canlı tutma çabası kabak tadı vermekten öteye gitmiyor.

Her iki ülkenin ekonomik güç, sosyal koşullar, alt yapı bakımından ayrı sikletlerde olduğu, bunun da kapitalizmin gelişimi, sermaye birikimi, teknolojik gelişmeler vs. ile bağlantılı olduğu bilindiği halde boy ölçmeye çalışmak, bir hayal satmaktan öteye girmiyor. Bu nedenle kıyaslama ve kıskanma sorunlarına mantıklı ve makul yanıtlar yerine her iki ülkenin de kendisine özgü durumunun olduğunu belirtip, bu sarmalın içine girmeyi kabul etmemek en doğru olanı olsa gerek.

BAZI GURBETÇİLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Ancak, sosyal medyada yapılan paylaşımlar ve röportajlarda, özellikle Almanya’dan giden çok sayıdaki “gurbetçi”nin bu dipsiz kuyunun içinde düştüğü görülüyor. “Kıskanma” efsanesi özellikle Türkiye gerçeklerinden bihaber “gurbetçiler” üzerinde ekonomiden sosyal yaşama kadar pek çok alanda memlekette her şeyin Almanya’ya nazaran çok iyi gittiği algısı yaratmış görünüyor. Örneğin, tatil için Antalya’ya giden bir gurbetçi “Kendine Muhabir” adlı Youtube kanalı tarafından uzatılan mikrofonda, “Memlekette kim aç bana gösterin” diye bağırıp, konuşanı terslemeye başlıyor. Çevredekiler buna tepki göstererek, büyük çoğunluk “Ben açım” diye el kaldırıp yanıt verince de, donup kalıyor ve ne diyeceğini şaşırıyor

Raporturkiye” adlı kullanıcı tarafından tvitterde “Gurbetçi: Almanya’da özgürlük yok, kölelik var” başlığıyla yayınlanan ve yaklaşık 150 bin kez tıklanan görüntüde konuşan muhafazakar “gurbetçi” ise Almanya ve Almanlar için şunları söylüyor: “Almanya’da özgürlük yok, Almanya’da kölelik var. Anladın mı? Robotlaşmış bir millet. Sabah kalk işe, akşam gel eve. 20 hanelik bir apartmanda oturuyorsun. İnsanların birbirleriyle ilişkisi yok. Komşuluk ilişkisi yok. Guten Tag, Guten Tag. Gut Morgen, Gut Morgen. Bitti. Başka bir şey yok.” 28 saniyelik görüntüde “Guten Tag, Guten Morgen” demesi, daha doğrusu diyememesiyle Almanca bilmediği belli olan bu “gurbetçi”nin söylediklerini referans kabul edip, bir algı yaratmak üzere yapılan paylaşımın maksadının Almanya’yı olumsuz göstermek olduğu açık. Almanya’da karşı karşıya olduğu sorunlar ve birlikte yaşadıkları Alman komşularına “Biz onlardan iyiyiz” gözüyle bakanların, birlikte yaşam konusunda ne yazık ki yapacakları fazla katkı yok.

Görüntünün altına yazılan 322 yorumun çoğunda ise haklı olarak “Beğenmiyorsan ülkene dön” çağrıları var.

“GURBETÇİLER” BU YIL DAHA FAZLA GÖZE BATTI

Bu yılın önceki yıllardan bir diğer önemli farklarından birisi de “gurbetçilerin” göze batan harcamalarıydı. Koronavirüsün etkisini sürdürdüğü 2020 ve 2021’de önceki yıllara göre daha az sayıdaki “gurbetçi” Türkiye’ye giderken, bu yıl adeta rekorlar kırıldı. Türkiye-Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı’nın (TAVAK) verilerine göre AB ülkelerinde yaşayan yaklaşık 6 milyon Türkiye kökenliden 3,7 milyonu bu yıl Türkiye’ye tatile gitti ve kişi başına yapılan harcamanın 1450 euro olduğu belirtiliyor. Türk lirasındaki değer kaybı, “gurbetçiler” için bir çok açıdan Türkiye’yi diğer ülkelere göre cazip hale getiriyor. Ortalama asgari aylığa denk gelen bir parayla Türkiye’de 3-4 hafta tatil yapabilme imkanı özellikle Türkiye’de ağır ekonomik koşullara geçinmek zorunda kalan emekçilerin gözüne batıyor. Almanya’da asgari ücret alan bir kişinin cebine koyduğu 26 bin 100 TL (1450 euro) rahat dolaşmasına, harcamasına imkan veriyor. Bu nedenle, Türkiye’de 5 bin 500 lira asgari ücret alan birisi için kısa süreliğine yapılan harcamalar abartılı gelebiliyor. Aynı “gurbetçi” asgari ücretlinin Almanya’daki hayatı da Türkiye’dekinden farklı değil. Bu nedenle Uğur Gürses’in T24’te ileri sürdüğü gibi “Gurbetçinin refah sendromu” diye ifade ettiği uzun süreli bir durum söz konusu değil. Birkaç haftalık tatilin ardından ortada ne “sendrom” ne de “refah” kalıyor.

Kur farkından kaynaklanan geçici durumu değişimlerin dışında, her iki ülkede de aynı ekonomik koşullarda yaşayan Türk, Alman, Kürt, İtalyan, Yunan… emekçilerin durumu aynı. “Kıyaslama” ve “kıskanma” söylemi olsa olsa önyargıları körükleyerek, bölünmüşlüğü derinleştirerek, sistem partilerinin ve onların medyasının daha fazla ayakta kalmasına yol açabilir. Hepsi bundan ibaret.


‘Gurbetçi’ değiliz, gurbette yaşamıyoruz

Her yaz tatilinde Türkiye’deki siyasetçiler ve medya tarafından Avrupa ülkelerinden gelen Türkiye kökenliler için en çok kullandıkları tanımlamaların başında “gurbetçiler” geliyor. Hatta bu yıl Kayseri Büyükşehir Belediyesi, 13-31 Temmuz tarihleri arasında “Kayseri Gurbetçiler Buluşması“ düzenledi.

Almanya’ya göçün üzerinden 60 yıl geçtiği, gidenler de artık kalıcılaştığı halde her fırsatta “gurbetçi” olarak tanımlanmaya devam etmesi en çok da Türkiye’ye sadece tatil için gidenleri etkiliyor. Zira onlar için Türkiye, doğası, denizi, yemekleriyle, tarihi eserleriyle gidilip gezilecek bir ülkeden öteye fazla bir anlam ifade etmiyor. Özellikle de üçüncü ve dördüncü kuşak için.

Buna rağmen Türkiye’deki medya ve resmi literatür Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler için, Almanya’yı kendi ülkeleri olarak benimsemelerine rağmen, yaygın şekilde “gurbetçiler” kavramını kullanmaya devam ediyor. Almanya’nın 1960’lı yılarda piyasaya sürdüğü “Gastarbeiter” (Misafir işçi) tanımlamasıyla aynı anlam ve yaklaşımı içeren “gurbetçiler”, politik ve kültürel olarak ‚gurbete gidenlerin geri döneceği‘ üzerinden inşa edilmişti. “Gurbet”e gidilen ülkeye ait olunmaması, yabancı kalması gerektiği, fırsatını bulduğunda da “anayurda” dönmesini içeriyor. Aynı yıllarda sıkça kullanılan “Alamancı” ise içinde güçlü bir küçümsemeyi, aşağılamayı barındırıyor. Ancak buna rağmen halen günlük yaşamda kullanılmaya devam ediliyor.

Kavram tartışması içinde resmi siyaset ise daha çok “Avrupa Türkleri”, “Almanya Türkleri” ya da “Diaspora Türkleri” gibi kavramları kullanıyor. Dini cephede ise “Müslüman göçmenler” dikkat çekiyor. Bunların çoğu Türkiye kökenli göçmenlerin artık “gurbetçi” olmadığı gerekçesiyle kullanılan kavramlar.

Etnik köken ve inançla bağlantılandırılan bu kavramlar da gerçeğe tekabül etmiyor. Göç tarihi ilerledikçe bunların çoğunun da öncekiler gibi anlamlarını kaybedecekleri ortada.

Bu nedenle, etnik kökenlere vurgu yapma ihtiyacı duyulmadan, kökenlerinin geldiği ülkeyi belirtme ihtiyacı nedeniyle, “Almanyalı Türkiye kökenliler” demek yeterli olacaktır.