Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Annie Ernaux: Yazmak zorunda kalmaktan korktum

Foto: From Wikimedia Commons, the free media repository

Hünkar Özlütaş, Manuel Cervera-Marzal’ın Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Annie Ernaux ile yaptığı söyleşiyi Türkçeye çevirdi.

Birkaç gün önce Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Fransız Yazar Annie Ernaux, Normandiya’da yaşayan işçi sınıfına mensup bir aileden geliyor. ‘İşçi sınıfı geçmişi’ ve sınıf ayrımları, bir yazarın kalemini şekillendirmiş olabilir mi? Ya da Ernaux, “Yazmak zorunda kalmak”tan neden korkuyor? Bu kapsamlı sorulara yanıt aramak zor. Bu yüzden, bu kapsamlı soruların birer cevabı için bizzat Ernaux’nun kendisine yanaşalım ve ondan dinleyelim.

Ernaux, Manuel Cervera-Marzal ile yaptığı bu keyifli röportajda , işçi sınıfından gelen yazarların karşılaştığı engellerden, düşüncesi üzerindeki sosyolojik etkilerden ve deneyimleri hakkında edebiyatta sınıf egemenliğinin şiddetini çarpıcı biçimde anlatıyor.

İşçi sınıfına mensup bir aileden gelmenizin sizi daha ayrıcalıklı ailelerden gelen yazarlardan farklı yazmaya ittiğini düşünüyor musunuz?

Önce bir gözlem belirteceğim. Sorunuz işçi sınıfı kökenli yazarların genel kanı olarak farklı bir durumda, yani tahakküm edilenin durumunda olduğuna işaret ediyor. Muhtemelen burjuva kökenli bir yazara aynı soruyu sormazsınız. Çoğunluktalar, onlara asla “Aile geçmişiniz sizi farklı yazmanızı sağladı mı?” diye sorulmuyor. Benimle aynı kökenden gelen, tanıdığım yazarların, diğerlerinden farklı yazarlar olarak görünmek istemedikleri için sorunuza cevap vermeyi reddedeceklerini ekleyebilirim.

Bu ön sözden sonra cevap verebilirim, “Farklı yazmaya yönlendirilip yönlendirilmediğimi” bilmiyorum. Bildiğim, ilk başta bunun farkında olmadığımdı. İlk kitabım Les Armoires Vides (Boş Dolaplar) yayımlandıktan sonra fark etmeye başladım. Ama yazarken farkında değildim, burası önemli! O zamanlar, yazdıklarımın tipik olmadığını biliyordum, ama kendime işçi bir aileden gelmenin yazılarımı etkileyip etkilemediğini hiç sormamıştım. Bu kitabı yazdığımda yayımlanıp yayımlanmayacağımı bilmiyordum. Bu yüzden, kitap yayımlandıktan sonra, farklı bir yazma biçimiyle ilişkilendirildim. Sonra kurguyu reddettiğim La Place (Yer) kitabıyla bu yazı tarzını tamamen benimsedim.

Bir röportajda, “Hiçbir zaman ‘Ben yazan bir kadınım’ diye düşünmedim. ‘Ben yazan biriyim’ diye düşündüm” diyorsunuz. Aynı şeyi geldiğiniz sınıf için de söyler misiniz? Dönüştüğünüz yazarda işçi sınıfı ebeveynlerinizden geriye bir şey kaldı mı?

Her zaman kadın olmanın sorun olmadığını söyledim. Tabii ki, bulunduğum sınıf ve kadın olmanın getirdiği koşullar yazdıklarımda hissedilebilir ve beni şekillendirdiler. Onların alakasız şeyler olduklarını söyleyemem. Hayatla olan ilişkimde köylü büyükanne ve büyükbabam ve işçi ebeveynlerimden bir şeyler kaldı. Örneğin, yaşamak için yeterli paraya sahip olmama korkusu ve bunu sağlamak için kimseye güvenmek zorunda kalmamak. Bu korkulardan, bu güvensizlikten bir şeyler yazıya geçebilir. Mesela öğretmenlik işimi asla bırakmama seçimimde de rol oynamıştır.

Sabit bir iş olduğu için mi?

Evet. Kendi başıma büyüttüğüm iki çocuğum vardı. Ve başka bir korkum daha vardı: Yazmak zorunda kalmak.

Öğretmen olmak, kendinizi desteklemek için yazmak zorunda olmadığınız, istediğiniz zaman yazmakta özgür olduğunuz anlamına mı geliyordu?

Bu doğru. Her yıl veya iki yılda bir el yazması teslim etmeniz gerektiği fikri beni dehşete düşürüyor. Bu kısıtlamayı kabul edemeyeceğimi, bir metnin olgunlaşması, yazılması için zamana ihtiyacım olduğunu çok çabuk hissettim. Bu yüzden, eğer yazmayı tek meslek haline getirseydim, mutlaka kitaplarımın satılmasını isterdim. Bana öyle geliyor ki, bu arzu, bu maddi gereklilik, belirsiz bir şekilde, kişinin yazdıklarına koşullar koyuyor, onu lekeliyor. Bu herkes için geçerli olmayabilir, bilmiyorum.

İşçi sınıfı hakkında yazmak, geride bıraktıklarınızla bağınızı korumanın, ihanet duygusunu telafi etmenin bir yolu mu? Kitaplarınızı Saint-Simon’un deyimiyle “En kalabalık ve en yoksul sınıf”ın kolektif hafızasına bir katkı olarak yorumlayabilir miyiz?

Bütün bunlar yazdıklarımda var sanırım. Ergenliğimde reddetmeye başladığım bir bağı yeniden kurmak gibi örneğin annemin tüm gençliği boyunca bir işçi olduğu gerçeğini yatılı okul müdürüne açıkça teşhir etmesinden nefret ediyorum. ‘Biliyorsun ben bundan utanmıyorum’ diyordu. Ben sanki onun kendisine rağmen aşağılığını kabul ediyormuş gibi içimden ‘Bunu söylemesine gerek yoktu’ diye düşünmüştüm. Yazmak hiyerarşileri, çalışan bir kadını örtük olarak toplumsal ölçeğin en altına koyan kültürel tahakkümü ifşa etme hakkını vermektir. Toplumsal onursuzluğu haysiyete dönüştürmek, tahakküm edilene adaleti vermek istemektir.

Yazar olarak, annenizi size hayran olmaya zorladınız. Bu aynı zamanda ilişkinize, onun için her zaman ulaşılamaz olan bir rüyayı gerçekleştirdiğiniz anlamında bir tür kıskançlık veya kızgınlık getirdi mi?

Kültürel farklılıktan bağımsız olarak, annemle aramda çok fazla çekişme ve aynı zamanda taviz vardı. Hayatı boyunca, alzaymırına kadar savaştık. O alzaymır olana kadar çekiştik. Sanırım çok ortak noktamız vardı. Yirmi iki yaşındayken ona bir el yazmasını yayıncıya gönderdiğimi söylediğimde. Yapabilseydim ben de yazmak isterdim demişti. Ama okulu on üç yaşında bırakmıştı. Bununla birlikte, yazdıklarım hakkında onda herhangi bir kıskançlık veya kırgınlık hissetmedim ve bundan şüphelenmedim.

Tam tersine. Baskın olan gururdu, örneğin beni evlilik için yetiştirmemişti. Bu gurur yazar olmamın, beni teşvik etmesi ve yetiştirmesi sayesinde olduğunu bilmekten geliyordu. Aramızdaki çekişmenin başka şeylerden geldiğine inanıyorum. Bunu, her şeyin kontrolden çıktığı antisosyal bir hastalık olan alzaymırdan mustarip annemin, bir hemşire ona büyük bir edebiyat ödülü olan Renaudot Ödülü’nü aldığımı söylediğinde verdiği tepkide algıladım. Benim için hemşireye söylediklerini aktaracağım: “Onun Her zaman kelimelerle çizdiği bir yolu vardı! Ama babasına söylememelisin, o her zaman dizlerinin üstündeydi!” tabii babam 17 yıl önce ölmüştü. Annem çok sahiplenici bir kadındı ve babamın beni çok sevdiğini, her şeyi yapmama izin verdiğini düşünmüş olmalı.

Çeviri: Hünkar ÖZLÜTAŞ