Rüzgar emekçilerden yana

Foto: Yeni Hayat / Stuttgart

YÜCEL ÖZDEMİR

Bir süredir neredeyse her hafta sonu Avrupa’nın değişik ülkelerinde yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, zamlar ve fahiş şekilde artan enerji fiyatlarına karşı işçi ve emekçiler alanlara çıkıyor. Denilebilir ki, bu hafta yaz aylarından beri ilk kez eylemler kitlesel bir boyut kazandı.

Fransa’da önce cumartesi günü Paris’teki eylem, ardından salı günü ülke genelinde yapılan bir günlük grev emekçi sınıfların tepkisi bakımından önemliydi. Keza Almanya’da da yazdan bu yana irili ufaklı yapılan, yüzler ve binler ile ifade edilen protesto gösterileri, yarın altı büyük kentteki eylemlerle bir üst boyuta taşınacak. İtalya, İspanya, Belçika, İsviçre, Avusturya, Çekya… gibi ülkelerde de bugüne kadar değişik eylemler yapıldı ve yapılmaya da devam edilecek.

Fransa’daki genel grev, hayat pahalılığına karşı daha fazla ücret talebi açısından örnek teşkil ediyor. Bir gün boyunca hayat dururken, CGT sendikasının açıklamasına göre 300 bin emekçi de alanlara çıktı, insanca bir yaşam için taleplerini haykırdı. Bu süreçten aşırı kâr eden şirketlerden daha fazla vergi alınması, bütün ülkelerde emekçilerin başlıca ortak taleplerinden biri. Çünkü, enerji fiyatları üç-dört kat arttı.

Örneğin, şu günlerde petrol rafinerisi işçilerinin ücret atışı için greve çıktığı Fransa’da, enerji tekelleri Total ve Esso kârlarını ikiye katladı. Benzer bir durum diğer ülkelerde de geçerli. Hükümetlerin atmak zorunda kaldıkları “tavan fiyatı” da emekçiler lehine ciddi bir yarar sağlamış değil.

Üretimden gelen gücü kullanarak alanlara çıkmak, mücadele etmek ve bununla birlikte kaybedilen hakların geri alınmasını talep etmek, bütün sorunların anası olan köhnemiş kapitalizme karşı sosyalizmi bir alternatif olarak göstermek, içinden geçtiğimiz sürecin en önemli özelliklerinden biri haline geldi. Zira, halkın temel ihtiyaçlarının karşılandığı sektörlerin azami kâr anlayışına sahip özel sermayenin elinde olması yerine kamu işletmeleri haline gelmesi gerektiği şu sıralar daha yüksek sesle ifade ediliyor. Hatta konuttan başlayarak bu özel tekellerin kamulaştırılması yönünde inisiyatifler de ortaya çıktı.

Sermaye partileri ve politikacıları Avrupa sokaklarından yükselen emekçilerin taleplerini “radikal” ve kabul edilemez bulabilirler, ancak hiç kimsenin aç kalmadığı, soğuktan donmadığı, sokakta yaşamadığı bir dünya için, öncelikle özel sektörün elindeki enerji, konut, temel gıda gibi birçok alandaki tekellerin derhal kamulaştırılması gerekiyor. Kaldı ki; bu alanlardaki tekellerin çoğu 30-40 yıl önce kamu kuruluşuydu.

Fransa’daki eylemler ayrıca emekten yana güçlerin sokağa çıkmasının aşırı sağın sosyal sorunları kullanmasının önüne geçme bakımından da ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Zira Avrupa’nın dört bir yanında ırkçı-faşistlerin sosyal sorunları kullandığı biliniyor. Eğer antifaşist emekçi örgütleri bu süreçte alanlara çıkıp sorunlara sahip çıkmazlarsa tarihin tekerrür etme tehlikesi her zaman var. İtalya bu açıdan tehlike çanlarının çaldığı ilk ülke oldu.

Fransa’daki genel grev aynı zamanda bir süredir özellikle Almanya solu açısından hayat pahalılığına karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de gösterdi. ‘90’lı yıllarda Fransa işçi sınıfının sosyal hak gasplarına karşı verdiği mücadeleye gönderme yapmak için kullanılan “Fransızca konuşmayı öğrenelim” deyimi bugün bir kez daha gündemde.

Özellikle yaz aylarından beri, sokağa çıkıp çıkmamayı tartışan, sokağa çıkıldığında faşistlerin bunu suistimal edebileceğini ileri süren Alman sol güçler, gelinen aşamada gerçekten “Fransızca konuşmayı öğrenmeli.” Aşırı sağcı faşistleri ileri sürerek sokağa çıkmayı reddetmek gerçek anlamda emekçi sınıflara sırtını dönmekten başka bir şey değil. Fransa’da bunun tersinin olabileceği kanıtlandı. Bu nedenle Almanya’da yarın altı kentte yapılacak eylemler önem taşıyor.

Ama içerik, bileşim ve ileri sürülen talepler içinden geçilen sürecin gerisinde. Her şeyden önce Alman Sendikalar Birliğinin (DGB) bir bütün olarak protestoların içerisinde olmaması büyük bir eksiklik. Ülkedeki işçi sınıfının en büyük örgütü olan DGB’nin yönetimi, üyesi olan emekçilerden çok hükümetin tutumunu önemsiyor. Bu nedenle üye sendikaların çoğu eylemlere katılmıyor. Sadece kamuda örgütlü, ülkenin ikinci büyük sendikası Birleşik Hizmet Sendikası (ver.di) ve Eğitim ve Bilim Sendikası (GEW) protestoların aktif parçası. Birlikte çağrı yaptığı sivil toplum örgütleri de asıl olarak hükümetteki SPD ve Yeşiller’e yakın. Daha ileride olan sosyal hareketler ve inisiyatifler ise sürecin dışında tutuldu.

Ancak, sokaktan yükselecek ses, taşınacak pankartlar, yerel inisiyatifler hükümetin politikalarına fazla dokunmamayı önemseyen çağrıcıları aşacak düzeyde. Ekonomik gelişmeler ve toplumsal hareketin seyri Almanya’da zaman içinde bir ayrışmanın kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Özellikle de 2023’te. Çünkü her bakımdan bu yıl baş gösteren sorunların önümüzdeki yıl ağırlaşacağı bugünden ifade ediliyor.

Emekçi sınıfların yaşam ve çalışma koşullarının her geçen gün daha da zorlaştığı bu dönemde en büyük dezavantaj ise devrimci parti ve örgütlerin zayıflığı. Onlarda ancak zamanı doğru kavrayıp hareketin içinde yer aldıkları takdirde güç kazanabilirler.