Dünyanın en eski tuz madeni: Wieliczka

Foto: Yeni Hayat

YÜCEL ÖZDEMİR / Krakov

Bartın’da 14 Ekim günü yaşanan grizu patlamasında 41 işçinin hayatını kaybetmesinden sonra, sosyal medya üzerinden gösterilen tepkilerin bir bölümünde maden güvenliğine Avrupa örnek gösterildi. Geçmişten günümüze madenlerde Avrupa’nın Türkiye’ye göre daha güvenli olduğunu ileri sürenlerin sayısı hiç de az değildi. Bu türden kıyaslamalar aslında sadece ölüm olaylarında değil, pek çok alanda yapılıyor. Yapılırken de dönem, teknolojik koşullar, iş güvenliği, sermaye ve hükümetin yaklaşımı, sendikalar ve işçi hareketinin güvenli çalışma koşulları uğruna verdiği mücadele arka plana itiliyor. Her ne kadar günümüz Avrupa’sında madenlerden kömür çıkarma geçmişe göre azalsa da iş güvenliği uğruna ağır bedeller verildi. Can güvenliği işçiler için bazen ücret artışından daha önemli oldu. Bu nedenle, Avrupa’da madenlerde Türkiye gibi ülkelere göre daha güvenli çalışma koşulları söz konusu ise, bu patronların, şirketlerin gönül rızasıyla sağladığı bir hak değil. Tersine işçilerin verdiği mücadelelerin bir ürünü.

Foto: Yeni Hayat

700 YILLIK TUZ MADENİ

Bartın’daki patlamasından bir hafta önce ziyaret ettiğim, Polonya’nın güneyindeki Krakov kentine 20 km uzaklığındaki “dünyanın en eski tuz madeninde Wieliczka (Vieliçka olarak okunuyor), bütün bunları daha yakıdan görme imkanına sahip oldum. “Büyük tuz” anlamına gelen Wieliczka, yerin 340 metre kadar derinliğine ulaşmış. Tuzun madenden çıkarılıp bir meta olarak satılmasının geçmişi ise 13. yüzyılın sonlarına kadar uzanıyor.

Değişik kaynaklara göre yaklaşık MÖ 3500 yılında, bölgedeki çiftçiler tuzlu su kaynaklarını keşfettiler ve tuzlu suyu kaynatmaya başlayarak saf tuzu elde etmeye başladılar. Zira o dönemde insanoğlu için tuz gıdaların korunmasında ve hayvan derisinin tabaklanmasında vazgeçilmez bir ürün olarak kullanılmaya başlanmıştı.

UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirasları” arasında Bochnia tuz madeniyle birlikte dahil edilen Wieliczka tuz maden ocağından adım adım yerin altına doğru indiğinizde, bir taraftan madenin tavanını sağlamlaştırmak için kullanılan kalın ağaçlar üzerinden kurulan muazzam güvenlik istemi, diğer taraftan her şeyin tuzdan yapıldığı nesneler dikkat çekiyor. Tuz madenindeki bütün heykeller, avizeler, duvar oymaları, yerin 100 metre altındaki Kutsal (Prenses) Kinga Katedrali, su kanalları, masalar… hepsi tuzdan. Duvarlar da tuzdan olduğu için görevliler turistlere arada bir “yalamayın” uyarıları da yapılıyor. Polonya tarafından “bir dünya harikası” olarak sunulan tuz madenindeki her şeyin arkasında muazzam bir emek ve el işçiliği yatıyor.

Foto: Yeni Hayat

YERİN ALTINDAKİ BAŞKA DÜNYA

Günümüzde ancak 134 metre kadar derine inilebilen, gerçek derinliği ise 340 metre olan Viliçka tuz madeninde, tahta merdivenlerden aşağıya doğru inildiğinde her kat ve katmanda değişik odalar, ayin yerleri, büyük kilise, yemekhane, toplantı salonları dikkat çekiyor. Yine, katlar arasındaki geçişlerde, işçilerin metal aletlerle parçalayarak, yuvarlak silindir haline getirdiği dev tuz kütlelerini yukarıya çıkarmak için ağaçtan kurulan düzenekler de dikkat çekici. Kendi etrafında dönmeli büyük silindire bağlanan uzun kalın urgan ipler, alt katlara salınarak, tuz kütleleri bağlanıyor. Sonra, üst kattaki atların silindirleri çevirmesiyle, ağır tuz kütleleri, büyük bir kaya parçası gibi bir üst kata çıkarılıyor.

Tuz madeninde dolaşırken, kayalar arasında sıkışan metan gazlarının yarattığı tehlike de görülebiliyor. Genişçe bir salonun duvarına, uzanmış halde tuzdan kabartması yapılan iki maden işçisi, başına çaput bağlanmış ellerindeki uzun çubuklarla metan gazını dağıtmaya çalışıyor. Tuz madenini dolaştıran rehber anlatırken “En tehlikeli iş bu” diyor.

MADALYONUN KANLI YÜZÜ

Resmi kayıtlara göre 1280-1996 yılları arasında, yani tam 716 boyunca aktif çalışan bu madendeki patlamalar ve kaç işçinin hayatını kaybettiğine dair rehberde bir veri yok. Varsa bile söylemiyor. Belki de, bugün dünyanın dört bir yanından gelen ve kafileler halinde büyük bir merakla madende dolaşan turistlere madalyonun kanlı yüzünü gösterilmek istenmiyor. Sadece dönemlere bağlı olarak “Bir vardiyada 200 ila 2 bin arasında işçinin çalıştığı” bilgisini aktarıyor. Birbirinden bu denli uzak rakamların hangi dönemlere ait olduğunu ise söylemiyor.

Ancak, tuzun “Beyaz Altın” olarak adlandırıldığı yüzyıllarda çalışan işçi sayısının çok yüksek olduğu söylenebilir. Rehberin anlattıklarına göre, bugün de bir şeyin çok pahalı olduğunu ifade etmek için kullandığımız “Bana biraz tuzlu geldi” deyimi de bu madenden dünyaya yayılmış. Zira, tuz madeninin sahibi Polonya kralı Büyük Kazimir (1310-1370) işçilerin çok ağır koşullarda çalışarak çıkardığı tuzu dünyaya pazarlayarak büyük servetler elde elde etmiş. Yine,14.-16. yüzyıllar arasında tuzdan elde edilen gelir krallığın üçüncü büyük kalemi oluşturuyormuş.

Bugün tuz madenini gezenlere madalyonun kanlı tarafı pek gösterilmezken, yazılı kaynaklarda bazı bilgilere ulaşmak mümkün. Örneğin Der Spiegel dergisinde yayınlanan bir yazıda şunlar yer alıyor: “Tuz çıkarma işi çok tehlikeliydi. Genellikle bir yıl içinde çalışanların onda biri hayatta kalmazdı. Buna rağmen Polonya kraliyet ailesine ait olan madende üretim artıyordu. Tuz madeninden elde edilen gelirle, Krakov’daki kale genişletilirken, orduya yapılan ödemeler güvence altına alınıyordu. Devlet gelirinin üçte birinden fazlası tuz satışından elde ediliyordu. Bu dönemde işçiler de güçlerinin farkındaydılar: daha adil bir ücret talep ederken, yıllar sonra torunları grev yaparak bir sosyal güvenlik sistemine kavuştular.” (Sabine Kobes, 20.02.2006)

Bu durum bile, iş güvenliğinin aslında işçilerin mücadelesi sonucunda elde edildiğini gösteriyor. 1697’de meydana gelen büyük grizu patlamasında ölen ya da yaralanan işçilerin sayısı konusunda bir bilgi yok.

“KADER” HER YERDE AYNI

Bilinen ise yüzyıllardır tuz madeninde dini sembollerin yoğun olması. Muhtemelen dönemin egemenleri madenlerde olan kazaları “kadere” bağlayarak işin içinden çıkmaya çalıştılar. “Kadere” bakın ki 1697’deki patlama sırasında madene indirilen tahtadan dini sembollerin çoğu yanıp kül oluyor. Ardından bu kez, tuz kayalarından dini semboller madende yapılmaya başlanmış ve bugün de halen varlığını her yerde hissettiriyor. Krakovlu Papa II. Jean Paul’un da tuzdan bir heykeli yerin altındaki kilisenin girişine yapılmış. Daha önce maden duvarına yapılan Varşova Paktı askerleri ise, zamanın ruhuna uygun olarak silinmiş.

Günümüzde “Dünyanın en olağanüstü beş yeraltı şehrinden biri” olarak takdim edilen Wieliczka’daki tuz madeninin neresine bakarsanız bakın, yerin altında, çok ağır koşullarda ve büyük bedellerle çıkarılan tuzun dönemin egemenlerine büyük bir zenginlik getirdiğini görüyorsunuz. Madende çalışan işçiler ise zamanla “kaderlerine” razı olmayarak güvenli çalışma koşullarını sağlamayı başarmışlar. Bu nedenle iş güvenliğini işverenlerden, hükümetlerden beklemek büyük bir yanılgıdan ibaret. Zira onlar için önemli olan maliyeti düşük madenler çıkararak pahalıya satarak daha fazla kar elde etmek. Bu kural zaman ve mekandan bağımsız olarak yüz yıllardır değişmiyor. Bartın ile Wieliczka arasında arasındaki en önemli bağ da bu olsa gerek.