Almanya’nın sol vicdanı: Heinrich Böll

SEMRA ÇELİK

Almanya’nın sol vicdanı olarak da nitelenen romancı ve öykücü. 1972 Nobel Edebiyat Ödülü’ sahibi Heinrich Böll, 21 Aralık 1917’de Köln’de doğdu. Bu yıl doğumunun 105. yılında çok sayıda etkinlikle anılacak. Biz de onu ve eserlerini tanıtarak, Almanya’nın yetiştirdiği bu sanatçıyı anmak istiyoruz.

Heinrich Böll’ünbabası marangozdu.Çocukluğu ve gençliği Katolik bir çevrede geçti. 1937’de liseyi bitirince önce bir kitapçı yanında çalıştı, sonra üniversiteye başladı. Savaşın başlamasıyla askere alınınca öğrenimi yarıda kaldı. II. Dünya Savaşı boyunca çeşitli cephelerde bulundu. 1942’de edebiyat öğretmeni Annemarie Cech ile evlendi. 1945’te müttefiklere esir düştü, Amerikan ve İngiliz tutsak kamplarında kaldı. Savaş sona erince Köln’e dönüp yeniden üniversite öğrenimine başladı, ancak bunu sürdürmeyip bulduğu geçici işlerde çalıştı.

1947’de ilk kısa öyküleri yayımlandı. Savaşı ve savaş sonrası yıkıntıları üzerindeki Almanya’yı sıra­dan insanların yaşadıklarıyla anlatan öyküleri ona kısa zamanda ün kazandırdı. 1949’da ilk romanı Der Zug war pünktlich (Trenin Tam Saatiydi) yayımlandı. 1951’den itibaren bağımsız yazarlığı sürdürdü. 1967’de Federal Almanya’nın önde gelen edebiyat ödüllerinden biri olan Büchner Ödülü’nü aldı. 1970- 1971’de Federal Alman Pen Kulübü’nün, 1971- 1974’te Uluslararası Pen Kulübü’nün başkanlığını yaptı. 1969’da Alman yazarlarının sendikalaşmasına öncülük etti. 1972’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.Başta Hemingway olmak üzere Amerikan kısa öykü anlayışını örnek alan Böll, gerçekçi ve duru anlatımıyla kısa sürede Federal Almanya’nın en çok okunan ve tartışılan, dış ülkelerde en çok tanınan yazarı oldu.

ESERLERİNDE SAVAŞ SONRASI ALMANYA’YI ANLATTI

1949’da yayımlanan Trenin Tam Saatiydi, cephe­ye dönen genç bir askerin öyküsüdür. Gideceği yere kadar günlerce süren yolculuk boyunca genç asker arkadaşlarım anlayamaz, kendisini yalnız ve terkedil­miş hisseder. Arkadaşları, kahraman olarak ölmeyi beklerken iskambil oynayıp fıkralar anlatarak vakit geçirirler. Genç asker cepheye yakın bir kentte tanıştığı genç bir Polonyalı kızla geçirdiği birkaç saat sonucunda savaşın bütün korkunçluğuna karşın gene de insanlar arasında ince duygulara ve teselliye yer olduğunu görür.Evliliği konu aldığı romanı Und sagte kein einziges Wort’da (Ve O Hiçbirşey Demedi) savaşın bıraktığı yıkıntılar ortasındaki Almanya’da geçim zorluğu içinde birbirlerinden ayrı yaşayan bir karı kocayı anlatır. Roman o günlerde umutsuzluk ve çaresizlik içinde yürütülmeye çalışılan birçok evliliğin bir örneğini yansıtır.Daha sonraki romanları yeni bir üslup ve konu arayışını da yansıtır. 1954’te yayımlanan Haus ohne Hüter (Babasız Evler) romanında erkekleri savaşta ölen ve çocukların babasız büyüdüğü iki ailenin örneğinde iki ayrı sosyal kesimden kişilerin çaresizli­ğini anlatır. Savaşın yarattığı umutsuz ortamda dul kadınlar ne yaşayabiliyor, ne ölebiliyorlar, çocuklar ise erginliğe ulaşmayı başaramıyorlardır.1959’da yayımlanan Billard um halbzehn (Do­kuz Buçukta Bilardo) adlı romanında zengin bir Alman mimar ailesinin üç kuşağının anılarını geriye dönüş tekniği ile işleyerek Nazi Almanyası’nı konu alır.

İLK YILLARIN EKMEĞİ

İlk yılların ekmeği romanında, savaştan hemen sonra baş gösteren zor yıllardaki ekmek kavgasından bir kesit veriyor. Savaşın yıkıcı bir güçle sarsmış olduğu değerler ne olursa olsun, romanın başkişisi, insanca yaşamak için zor yılları deneme, zorlama, üstesinden gelme çabası içindedir. Savaş sonrası Almanyasının yoksulluk ve güçlükler ortamında kendine nasıl bir yol seçecektir? Almanya’nın en bunalımlı dönemi ve bu ezici dönem içinde, bir şey istemeye, istemek için el uzatmaya alışmamış bir insanın var olma çabasıdır

KATHARİNA BLUM’UN ÇİĞNENEN ONURU

Almanya’da ‘70’li yıllardaki ünlü ‘Baader-Meinhof’ çete olayından yola çıkılarak yazılan Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru adlı romanda, medyanın (özellikle Bild gazetesinin) haber oluşturma özgürlüğü ile bireyin özel yaşamının çatışması teması işlenir. Görünüşte tek suçu bir anarşistin sevgilisi olmak olan Katharina Blum’un bu anarşistle ilgili olaylar ve araştırmalar bağlamında giderek tüm kişisel değerlerinin ayaklar altına alınması, en yakın çevresi karşısında da, bütün bir toplum karşısında da savunmasız bırakılması, kitabın ağırlık noktalarıdır. Romanın günümüze kadar güncelliğini yitirmemiş, tersine, belki de gittikçe daha güncel konuma gelmiş olmasının temel nedeni ise, ‘özel yaşam karşısında medyanın sorumluluğu’ konusunun güncelliğini -ne yazık ki- yitirmemiş oluşudur.

FOTOĞRAFTA KADIN DA VARDI

Fotoğrafta Kadın da Vardı romanında Almanya gerçeğini, özellikle de savaş yıllarında faşizmin pençesi altında kıvranan Alman toplumunun çöküşünü büyük bir ustalıkla dile getiriyor yazar. Savaş yıllarından, Türk işçilerinin Almanya’ya gidişlerine rastlayan `60’lı yılların başlarına kadar yaşanan olaylar, değişik kişilerce dile getiriliyor. Bu çöküşe karşı koyan bir kadın var bu romanda: Leni; romanın başkişisi. Leni ile tutsak düşmüş bir Rus askeri olan Boris arasında müthiş bir aşk ve trajedi yaşanır. Soluk kesecek bir ustalıkla anlatılır bu aşk. Alman ruhunu iyi ve kötü yanlarıyla tanımak, bugün Avrupa’nın önderliğine soyunan bu ülkeyi kavrayabilmek için bundan daha iyi bir roman düşünülemez.

Heinrich Böll, romanlarının yanı sıra mizah ve hiciv yazarı olarak da ülkesindeki sosyal gerçekliğin anlamsız yönlerine eğilmiş, ayrıca Bernard Shaw, O. Henry ve J.D. Salinger gibi yazarların yapıtlarını Almanca ’ya çevirmiştir. Yaşamının son döneminde deneme, makale ve demeçlerinde savunduğu siyasal görüşlerle ülkesinde çok tartışılan bir yazar haline gelmiştir. Devletin yapısındaki otori­ter gelişme eğilimlerine karşı birey haklarını, demok­ratik hukuk devletini savunmuş, II. Dünya Savaşı sonrasındaki yeniden silahlanma çabalarını eleştirmiş­tir. Hiçbir siyasal ideolojiye bağlı olmamakla birlikte ahlakçı bir anlayışa yaslanarak bağımlı bir yazar olduğunu ilen sürmüştür.