Savaşla kimyası bozulan Avrupa

Foto: Wikimedia Commons

Ne var ki, bugün dünya, Nâzım’ın bir şiirinde sözünü ettiği ‘güneşli bir ormana’ değil, ‘kış ormanına’ dalmış durumda. Ve burada tabiatıyla çok sert rüzgarlar esmektedir!”

Gazi ATEŞ

Anımsanacağı üzere, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, geçtiğimiz kışın sonlarına doğru başladı. Mevsimler döngüsünü tamamlamasına karşın, savaş sona ermiş değil. Yeni bir kışın başında olduğumuz şu günlerdeyse, savaş taktiğini değiştiren Rusya, fırlattığı roketlerinin tahripkar ateşiyle Ukrayna halkını ısısız ve ışıksız bırakmaya çalışmaktadır. Kışı amansız bir kamçı olarak kullanmanın Rusya’yı emellerine ulaştırıp ulaştırmayacağı veya sonlanması beklentilerinin arttığı savaşı uzatıp uzatmayacağı belli değil. Belirsiz olmayan, bu savaşın dolaylı/dolaysız etkilerinin özellikle ve en başta Avrupa’da kendini hissettirdiğidir.

Avrupa’da savaş var ama, Avrupa savaşta değil. Olup biten, tipik bir vekalet savaşı da sayılmaz, zira vekalet savaşlarına dolaylı katılan devletlerin kendi ekonomi ve sosyal politikaları bu angajmandan bu denli dolaysız etkilenmez. Avrupa’da olan ama bu. Avrupa Birliği (AB) ve üye ülkelerinin kasalarından ‘ekonomik ve askeri yardım’ başlığı altında Ukrayna’ya akan milyarlarca avro bir tarafa, savaş ve karşısında yürürlüğe sokulan çok yönlü yaptırımlar AB’nin ve önde gelen ülkelerinin, tabiri caizse, kimyasını bozdu. Avrupa’nın hakim sınıflarının, Ukrayna savaşını militarizm ve siyasi gericiliği güçlendirmek için ‘Allahın bir lütfu’ olarak başarıyla değerlendirmeleri madalyonun yalnızca bir yüzü. Diğer yüzü ise, bu savaş karşısında izledikleri politikalarının yönünü aslında kendi başlarına belirleyemiyor olmalarıdır. Malum, Ukrayna savaşında Avrupa’nın pozisyonunu da temelde belirleyen ABD’nin çizdiği hat idi. AB için bu hattın varlığı, Rusya’ya haddini bildirmek, ona oldukça pahalı bir bedel ödettirmek bakımından önemli bir dayanaktı. Ne ki, bu dayanağa sahip olmanın faydası, bu dayanağa muhtaç duyuyor olma gerçekliliğini ortadan kaldırmamaktadır. Gerçeklilik ise, hele savaş zamanlarında, hiç umursamazlığa gelmez.

ORMANDA YOLUNU BULMAK

Avusturyalı Şair Rainer Maria Rilke’nin, kışı betimlediği sayısız şiirlerinin birinde şu satırlar geçer: ‘Kış ormanında rüzgar / kar yumaklarını bir çoban gibi sürer…’ Henüz Ukrayna savaşı çıkmamışken AB ‘stratejik otonomi’ konseptleri üzerine tartışmaktaydı. Savaş ama, AB’nin bu iddialarına yönelik adeta ‘Kral çıplak!’ demiş oldu. Dahası; NATO, gençlik iksiri içmişcesine yeniden sahnenin ortasına sıçrayıverdi.

Savaşın yan etkilerinin AB’nin güvenlik politikasında yaptığı bu kısa vadeli etki, henüz uzun vadeli etkileri konusunda kesin bir fikir vermiyor olabilir. Şimdilik net olan, AB’nin askeri alandaki yetersizliklerini aşma çabalarını öncesine göre daha rahat hızlandırabileceğidir. Öte yandan ama, ‘kış ormanında’ esen ‘rüzgar’ın AB’nin üye ülkelerini ‘kar yumakları’ olarak önüne katmasını engellemenin acilleştirdiği bu hamleler, AB’deki olağan teamülleri ve dengeleri zorlayacağa benzer. Mesela Avrupa askeri sanayisi hangi ülke ve tekellerin güdümünde inşa edilecek, çok farklı silah sistemleri nasıl ve kimin sistemi esas alınarak ortaklaştırılacak? Mevzunun ABD silah sanayisiyle alakalı boyutu da bir tarafa.

AB, adı üstünde, bir birlik, kaderi de tam da bu meziyetini muhafaza etmesine bağlı. Savaşın ilk günlerinden başlayarak ‘Birlik olmalıyız!’ çağrılarının yapılması rastlantı değildi. Ne var ki, bugün dünya, Nâzım’ın bir şiirinde sözünü ettiği ‘güneşli bir ormana’ değil, ‘kış ormanına’ dalmış durumda. Ve burada tabiatıyla çok sert rüzgarlar esmektedir! AB’nin bu ormanda yolunu bulup bulamayacağı, savaşın sadece belirtisi olduğu dünyadaki yeni vaziyetin ilk etkilerine bakarak yanıtlanacak bir soru değil…

HEPSİ BİR ARADA

AB’nin ABD’ye göre eksiği, sıfatında D harfinin, yani kendisinin bir devlet olmaması değil sadece. Başka hususların yanı sıra, savaşın kendi kıtasında cereyan etmesi nedeniyle de ABD’nin sahip olduğu konfor alanından yoksun.

Nitekim; önce kovid salgını, ardından Ukrayna savaşı derken, Avrupa’daki ekonomik ve sosyal tablo işçi ve emekçiler açısından adamakıllı bozuldu. Bugün Avrupa’nın işçi ve emekçileri çok cepheli bir muharebedeymiş gibiler. Bulundukları ülkelerde savaş yok ama, savaş zamanlarına özgü sınırlamalar günlük yaşamlarına sirayet etmiş durumda: Ekonomide durgunluk, iflaslar, artan işsizlik korkusu, ciddi reel ücret kayıpları, geçimi zorlaştıran iki haneli enflasyon, kış günlerinde ısınmanın fahiş fiyatlar karşısında doğrudan gelire bağlı hale gelmesi vb…[1]

Koşulların çekilmez hale geldiği ülkelerde, örneğin İngiltere’de, işçi ve emekçiler eyleme geçiyorlar. Başka ülkelerde ise, örneğin Almanya’daki emekçiler, gerek hükümetin verdiği cüzi yardımlar, gerekse mevcut sıkıntıların geçici olacağı umuduyla, tepkilerini görece sınırlı bir düzeyde açığa vuruyorlar. İşçi ve emekçilerin haletiruhiyesi, aynı anda karşılaştıkları sorunların çeşitliliğinden de beslenen bir daralma içinde. Huzursuzluk, endişe, belirsizlik, şaşkınlık, hoşnutsuzluk, öfke, bilenme… hepsi olana negatif ve hepsi bir arada. Henüz meçhul olan, bu sıkışmanın hangi ögesinden kendine bir yol bulacağıdır.

Şöyle bitirelim: Kış, aynı zamanda, bahar ve yaza olan özlemin en çok kabardığı mevsimdir. İşçi ve emekçilerde bu özlemin kabardığından şüphe duyulmamalı. Elbette özlem duymak yetmez, ama yeni bir başlangıç için anlamsız sayılmaz!

[1] Bu tablo karşısında insan ister istemez AB Yüksek Temsilcisi Borrell’in geçtiğimiz haftalarda sarf ettiği sözlerini hatırlıyor: “Avrupa bir bahçedir… İnsanlığın inşa edebileceği, siyasi özgürlük, ekonomik refah ve sosyal uyumun en iyi birleşimidir… Dünyanın geri kalanının çoğu bir orman ve orman bahçeyi istila edebilir.”  Söylemindeki sömürgeci tını bir tarafa, Borrell’in dolaylı bir ‘şükredin’ vurgusuna ihtiyaç duyması bile, Avrupa’nın emekçiler için çoktan ‘bahçe’ olmaktan çıktığının başka bir belirtisidir.