Weinachten kutlamaları ya da emeğin görünmeyen gücü

HÜSEYİN KANTAŞ

Dilimde kekremsi bir tat bırakarak boğazımdan aşağı, göğsüme doğru ateş gibi yakarak gitti, sanki midemi titreterek genişletiyor gibiydi içtiğim sıcak şarap. Birkaç tane daha içsem, belki de kafam dönme dolap. Ufak ufak yudumlayıp, etrafıma bakınarak usul usul yürüdüm. Aldığım tezgahın önündeki ayak üstü masalarında ve diğer şarap tezgahlarındaki masaların etrafında sıcak şarap içenlerin neredeyse hepsinde aynı sevinç varmış gibi, sanki hepsinin vücut ısısı aynıymış gibi görünüyordu. Eve gitmek için hiç aceleleri yokmuş gibi sohbet edip gülüyorlardı. Kışın dışarıda insan mutlu olur mu demeyin.

Weinachtsmarkt kışın dışarıda insanın mutlu olacağı yerlerden biriymiş, onu fark ettim. Her kafadan seslerle, ne dedikleri anlaşılmayan ya da az Almancam olduğundan benim anlamadığım Noel şarkılarını biraz daha sessiz söyleselerdi fena olmazdı.

Akşamın ilk saatleriydi. Sabah olsun istemediğim bir Weinachten akşamında kahkahaların ardı arkası kesilmiyordu. İnsanlar pandemide kapalı olan Weinachten pazarını çoktan unutmuş gibilerdi. Almanya’nın yılbaşına hazırlandığı şu aylarda, insanlar sanki çocukların yaz tatiline hazırlandığı, okulların neredeyse biteceği aylardaki gibi mutlu. Öğrencilerin en sevdiği aylar gibi, cıvıl cıvıl Weinachten yeri… Daha çarşıya yaklaşırken, nedense hep küçümsenen darbukanın uzaktan gelen sesi bile akşamın canlılığını coşkulu olacağını belli ediyordu. Bulutların arasına girip çıkan ayın güzelliği, atlı karıncaların, dönme dolabın baş döndüren ışıkları. Kasım’ın son günleri… Neredeyse on bir ay gri bir tona hâkim olan Dortmund Weinachten, kutlamalarıyla ışıl ışıldı. Bir yandan sıcak şarapla doyasıya eğlenenler, diğer taraftan caddenin ortasında, sağında, solunda, çöp kutularının dibinde battaniyeye sarılıp sokaklarda yatanlar. Ellerindeki şişeden soğuk şarap içerek ısınıyorlar. Evet, şarap içmek günahsa sokaklarda yaşayanlara değil, bu çarpık düzende sokakta yatmayı onlara reva görenlere günah. Yıllar önce şöyle bir söz duymuştum: “Adaletsizlik ölümden hızlı koşar.” Böyle zamanlarda insan ölmeden önce haksızlık yapanları görmek istiyor.

Höesch çelik fabrikasının işçi heykeli

Evet yılın son günleri yaşanıyor. Belki de bu yüzden ömürden bir yıl daha bitiyor diyerek içlendim, bir kadeh şarap daha içtim. Ne gariptir sabahın soğukluğu yerini serin bir havaya bırakmış. Havada türlü çeşitli kokular var; sıcak şarap kokusu, kavrulmuş badem kokusu, Alman simidinin (brezel) kokusu, grildeki sosislerin kokusu… İnsanın zihnini hafızılara kazınan en güzel geçmiş anlara götüren kokularla doluydu ortalık. Şehirde Reinholdi Platz’daki Dortmund yazısının “O” harfinden yapılan koltuğuna oturup fotoğraf çektirmeyen bir tek bendim belki de. Ama fotoğrafını çektiklerim oldu. Az ileride toplanan kalabalığı merak edip yanlarına ilerledim. Kalabalığın ortasındaki heykele uzun uzadıya bakıyorum. Kapanan Höesch Çelik Fabrikasının işçi heykeliymiş. Her yeri parıl parıldı, ışık saçıyordu etrafına elinde tuttuğu fenerle. Sanki yorgun düşmüş ayakta durmaktan ama yine de yorulmamış gibiydi. Sanki uzaklara bakar gibiydi. Konuşabilse, yeniden doğuşun habercisi, bize ‘güzel günler yakındır’ der gibiydi. Yakın bir zamanda mı, yoksa eskiden mi yapılmış bilemediğim, ama besbelli gören herkesin hafızasına kazınmış gibiydi. İnsanın kendini buluşu gibi, hayatta kalışı gibiydi.. Dimdik duruyordu, ellerinde tuttuğu fenerle yolumuzu aydınlatıyor gibiydi. O binemediğimiz lüks arabalardan tutun da, her gün kullandığımız tramvayların, neredeyse hayatın tüm alanlarında kullanılan demir çeliğin ocaktan çıkarılan cevherini, yüksek dereceli fırınların önünde şekillendiren işçi heykeli. Belliydi duruşundan, alnının teriyle dünyayı var ettiği ve belliydi dünyayı var ettiğimiz. Ve hala terliydi, insan emeği olmadan hayatın var olamayacağını der gibiydi. Heykele baktıkça, hayatı var edenleri düşündüm. Dağı taşı delip yol edenleri, odunlara şekil verenleri, şehirleri, binaları yapanları, çarkları döndürenleri ve hala ne patronlarını ne de kendi karınlarını bile doyuramadan bu dünyada göçüp toprak olanları. Zulümleri düşündüm, bir de saraylarda yaşayanların olduğunu düşünüp de sokaktaki evsizleri görünce, aileden zengin doğdu diye hayatına zengin devam edenlerin bu düzenini düşündüm. Bir de hatalarımızı ve hak ettiklerimizi.

‚Fiyatlar pahalı‘

Önceki yılları fazla bilmiyorum, fiyatlar nasıldı? Şapka, eldiven gibi kışlık giysiler satan bir esnafla konuştum. “Bu yıl 47. yılı Dortmund Weinacahten’a gelişimin,” diyor. On dört saattir ayakta duran 63 yaşındaki Reiner daha 120 kilometre yol gideceğini söylüyor ve ekliyor: “Burada fiyatlar her zaman pahalıydı ama bu yıl daha da pahalı.” Bu yıl da rengarenk ışıkların altında seramik bibloların, çeşit çeşit peynirlerin, tahta oyuncakların, hediyelik eşyaların satıldığı kulübeler adım başı kurulmuştu. Yani şehrin içine geçici kurulmuş yeni bir şehir, ne ararsan var. Hiçbirinden bir şey alamadım; her şey, hepsi çok pahalıydı. Sadece ben değil gidenlerin söylediği de neredeyse aynıydı. Weincahtmarkt’tan dönüyorum.

Kulübelerde çalışanlara fırsat buldukça soruyorum hayat pahalılığını, elektrik, gaz fiyatlarının artışını. Hepsi geçici işçi. Hükümetlerin mini iş diye adlandırıp, işverenlerin sigorta ödemeden çalıştırdığı işçiler. Ek bir iş diye seviniyorlar. Pahalılıktan dert yananlar da oldu, hükümeti savunanlar da. Çarşının neredeyse bütün cadde ve ara sokakları rengarek ışıklandırılmıştı. Yanıp sönen ışıklandırılmasıyla, süsleriyle herkesin hatıra fotoğrafı çektirdiği muhteşem “görünen” Noel ağacı ve her yıl kurulup sökülmesi aylar süren işçi emeğinin “görünmeyen” gücü, ne acı.

Atlı karıncalar dönüyor, dünya dönüyor. Bu yıl da bütün eğlencesiyle Weinachtsmarkt devam ediyor. “Görünmeyen” emek mi?!. O, Noel ağacının en tepesinde.