Aşağı Saksonya Sol Parti eyalet kongresi, partinin ötesine geçen bir tartışma başlattı. İlk bakışta Orta Doğu çatışmasıyla ilgili bir dış politika duruşu gibi görünen şey, yakından incelendiğinde, partinin içinde ve genel olarak Alman siyasi kamuoyunda derin çelişkilerin bir ifadesi olarak ortaya çıkıyor. Bu eğilim yeni değil ve “7 Ekim”den bu yana barış ve silahlanma, dış politika, ırkçılığa karşı mücadele ve sosyal haklar ve kazanımlar gibi tüm konularda bir kırılma çizgisi oluşturuyor. Hatta sıklıkla esnek olarak yorumlanan uluslararası hukukun nasıl ele alındığı bile bu mesele üzerinden ölçülüyor.
Oktay Demirel
Güncel tartışmanın merkezinde, Sol Parti Aşağı Saksonya örgütünün “bugün fiilen var olan Siyonizm”i reddeden bir kararı yer alıyor. Bu ifade bilinçli olarak seçilmiş ve önerge içinde yapılan bir ayrımı temel alıyor: Siyonizmin tarihsel, “sağcı milliyetçi” ve “özgürleştirici akımları” ile günümüzdeki siyasi biçimi arasında bir ayrım. Sonuncusu, ırkçılık, işgal politikası ve askeri şiddetle ilişkilendiriliyor. Metin, bölgedeki tüm insanlar için etnik veya dini aidiyetten bağımsız olarak eşit haklar hedefleyen bir perspektif sunuyor ve bunu mevcut güç ilişkilerine yönelik sert bir eleştiriyle birleştiriyor.
Kudüs Bildirgesi’nden günümüze
Kısa bir hatırlatma: 2025’teki Sol Parti federal kongresinde, antisemitizmle başa çıkmak için bağlayıcı bir temel olarak “Kudüs Bildirgesi” kabul edmişti. Bu önerge, İsrail politikalarına meşru eleştiri ile antisemitik pozisyonları net bir şekilde ayırmayı amaçlıyordu. Buna göre, kimliği nedeniyle Yahudilere yönelik her türlü düşmanlık, ayrımcılık veya şiddet antisemitizm olarak kabul edilirken, İsrail’in devlet politikası, işgali veya askeri uygulamaları eleştirilmesi bu kapsama girmiyor. Öte yandan, antisemitizm suçlamalarının siyasi eleştiriyi meşruluk dışı hale getirmek için kullanılmaması gerektiği vurgulanıyor.
Şimdi Aşağı Saksonya Sol Partisi, eyalet düzeyinde kongre kararını somut bir tanımla uygulamaya çalıştı. Ancak bu perspektif hemen eleştiri oklarının hedefi oldu. Birçok eleştirmen – hem partinin içinde hem dışında – Siyonizmin sadece diğer siyasi ideolojilerden biri olmadığını, tarihsel zulüm ve yok edilme deneyimiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu söylüyor. Bu bakış açısına göre İsrail devletinin kuruluşu, “20. yüzyıl medeniyet kırılmasının gerekli bir sonucu” olarak görülüyor. Eleştirmenlere göre, Siyonizmi temelden reddetmek, Yahudi özbelirlenme hakkını sorgulama riski taşır. İşte tam bu noktada antisemitizm suçlaması ortaya çıkıyor. Yahudi bireylere yönelik düşmanlık olmadığı halde, tam olarak bu biçimde dayatılıyor.
Aşağı Saksonya Sol Partisi ise oysaki bu eleştiriyi önlemeye çalışıyor; devlet politikasına yönelik eleştiri ile Yahudilere düşmanlığı açıkça ayırıyor ve antisemitizmi net bir şekilde reddediyor. Ancak önerge, sorunları açıkça adlandırıyor: “Soykırım”, “Apartheid”, “emperyalist çıkarlar” gibi ifadeler, burada tekil bir eleştiriden ziyade temelde bir eleştirinin söz konusu olduğunu gösteriyor. İsrail, askeri üstünlük, toprak kontrolü ve uluslararası destek yoluyla bir baskıcı olarak sunuluyor. Ancak asıl sorun burada yatıyor. Önerge, soykırımı öncelikle dini veya etnik bir çatışma olarak değil, maddi ve siyasi güç ilişkilerinin bir ifadesi olarak ele alıyor. Odak noktası şu sorular: Kim toprakları, kaynakları ve hareket özgürlüğünü kontrol ediyor? Kim askeri ve ekonomik üstünlüğe sahip? Uluslararası ittifaklar bu süreçte nasıl bir rol oynuyor?
Bu materyalist yaklaşım uzun bir geleneğe sahip, ancak özellikle Almanya’da büyük dirençle karşılaşıyor. Bunun nedeni kısmen, “Yahudi yaşamına karşı tarihi sorumluluk” ve bundan türetilen siyasi devlet ilkesi. Sol Parti içinde bu devlet ilkesi artık eleştirinin konusu haline geliyor. Parti içi çatışmalar, toplumsal gerilimleri yansıtıyor. Partinin bazı kesimleri kararı, tutarlı bir insan hakları politikasına doğru gerekli bir adım olarak savunurken, diğerleri meşru eleştiri ile antisemitik düşünce kalıpları arasındaki sınırın bulanıklaşması konusunda uyarıyor.
Antisemitizm göçmenlerin sorunu mu?
Bu tartışma, Gregor Gysi’nin “belirli bir göçmen geçmişine sahip birçok kişinin antisemitik tutumları partiye taşıdığı” yönündeki açıklamalarıyla daha da alevlendi. Almanya’nın sanki bir ithal antisemitizm sorunu varmış gibi. Bununla paralel olarak uluslararası boyut önem kazanıyor. Uluslararası Adalet Mahkemesi önünde, Güney Afrika’nın suçlaması çerçevesinde, İsrail’in Gazze’deki saldırılarının “Soykırım Sözleşmesi”ni ihlal edip etmediği tartışılıyor. Almanya’nın rolü de bu bağlamda sık sık gündeme geliyor. Bu süreçler, sadece politik değerlendirmeler değil, küresel öneme sahip hukuki soruları da gözler önüne seriyor: Devletler, müttefiklerinin eylemlerinden ne ölçüde sorumlu? Güçlü aktörlere karşı uluslararası hukuk normları ne ölçüde uygulanabilir? Almanya’nın İsrail’in suçlarına karşı körü körüne uyması hâlâ bir şekilde haklı çıkarılabilir mi?
Uluslararası hukuk evrensel geçerlilik iddiasında bulunsa da, uygulanması büyük ölçüde siyasi güç ilişkilerine bağlıdır ve ABD gibi veto yetkisine sahip ülkeler belirleyici etkiye sahiptir. Hukuki normlar seçici olarak uygulanır ve güçlü devletlerin çıkarlarıyla çeliştiğinde sınırlarına ulaşır. Ukrayna’da meşru olan, İran veya Gazze’de çiğnenir. Bu nedenle antisemitizmi duygusal olarak Alman sorumluluğundan tanımlamak yerine, materyalist toplumsal gelişmelerden ele almak zorunludur. Böylece kısa sürede anlaşılır ki, Aşağı Saksonya önergesi antisemitizm yaymıyor; aksine, farklı zaman ve biçimde insanlığa büyük acılar getirmiş bir tür aşırı sağcı ve ırkçı ideolojiyi reddediyor.

