Written by 19:00 ÇALIŞMA YAŞAMI

Ekonomi değil, toplumsal eşitsizlik büyüyor

Hükümet ve sermaye çevreleri bir süredir “Ekonomide durum gergin, uluslararası krizler baskıyı artırıyor ve rekabet gücümüzü korumak için ülke olarak daha fazlasını yapmak zorundayız” propagandası yapıyor. Çözüm olarak da emekçilerin kazanılmış haklarının kısıtlanmasını gösteriyorlar. Tatil günlerinin fazlalığı, çalışma süresinin kısalığı ileri sürülerek kesintilerin yapılacağı alanlar hedefe konuldu.

Hasan Bego

Almanya’daki hükümet ve sermaye çevreleri bir süredir şu görüşü halka empoze etmekle uğraşıyor: “Ekonomide durum gergin, uluslararası krizler baskıyı artırıyor ve rekabet gücümüzü korumak için ülke olarak daha fazlasını yapmak zorundayız.”

‘Tüm ülkenin çıkarları için tüm toplumun fedakârlığa yönelmesi’ gibi sunulsa da, sözü edilen çıkarlar da fedakarlık da emek ve sermaye açısından aynı anlama gelmiyor. İşçiler ekonomi iyi giderken daha az yararlanıyor, kötü giderken ise daha fazla zarar görüyor; sermaye için se durum tersine.

Özellikle uluslararası gelişmelerin etkisiyle Alman ekonomisinin zor ve kritik bir dönemden geçtiği doğru ve ekonomik büyüme, dış ticaret, işyeri kapanmaları, işten atmalar gibi göstergelere ilişkin veriler de bunu ortaya koyuyor. Ancak, sermaye ve onun sözcülüğünü yapan hükümetin öne çıkardığı “milli fedakarlığın” faturası işçi ve emekçi halkın sırtına yıkılmak isteniyor. Ve işçilerden daha uzun süre çalışmaları, daha esnek olmaları, iş güvenliğinden vazgeçmeleri ve kendi durumlarının pek de iyileşmeyeceğini kabul etmeleri bekleniyor.

Benzer argümanlar tekrar tekrar gerekçe olarak gösteriliyor. Son bir örnek, Başbakan Friedrich Merz’in kasım ayındaki İşverenler Günü konuşmasında verdiği cevaptı. Orada Ukrayna’daki savaşa, Donald Trump’ın “Önce Amerika” politikasına ve yaklaşan ABD gümrük vergilerine değindi: “Dünya düzeni değişiyor, otoriter devletler nüfuz kazanıyor ve Almanya ile Avrupa ekonomik güçlerini savunmak zorunda.” Bu gelişmeler gerçek. Ancak, bunlardan çıkarılan siyasi sonuçların ne kadar tek taraflı olduğu dikkat çekici. Alman İşverenler Birliği (BDA) Başkanı Rainer Dulger, dış politika krizleri nedeniyle iç reformların her zamankinden daha gerekli olduğunu zaten ilan etmişti. Bu reformların alması amaçlanan yön açık: Ek yükler öncelikle işçiler tarafından taşınacak.

ALMANYA TEMBEL BİR ÜLKE!

Televizyonlardaki programlarda, köşe yazılarında ve iş odaklı araştırmalarda giderek daha fazla çizilen imaj, Almanya’nın çok az çalışılan bir ülke olunduğu imajı. Çok fazla resmî tatil, çok kısa çalışma saatleri ve aşırı cömert bir refah devletine sahip olduğu söyleniyor. Bu durum, birkaç yıl öncesine kadar siyasi olarak düşünülemez kabul edilen taleplere yol açıyor. Resmî tatillerin azaltılması, verimliliği artırmak gerekçesiyle açıkça tartışılıyor. Birçok çalışanın sağlık sorunları nedeniyle emekliliğe kadar çalışmakta zorlandığı bir dönemde bile emeklilik yaşının daha da yükseltilmesi planlanıyor. Aynı zamanda, vatandaşlık geliri reformunun bir parçası olarak işsizler için daha katı kurallar ve yaptırımlar getirildi ve bu da performans baskısını daha da artırdı. Son olarak, işverenler birliği başkanı Dulger, hastalık izni ödemelerini sınırlama önerisi sundu.

LİMİTTE ÇALIŞMAK

Bu tartışmada sıklıkla gözden kaçırılan şey, işin gerçekliği. Birçok insan için iş artık sosyal güvenlik garantisi değil. Güvencesiz istihdam, belirli/kısa süreli sözleşmeler, geçici işler ve düşük ücretler, çalışma dünyasının merkezine yerleşmiş durumda. Giderek daha fazla insan tam zamanlı çalışıyor ve yine de artan kiralar, enerji fiyatları ve yaşam maliyetiyle zar zor başa çıkabiliyor. Çalışma prensibinin bu politik söylemi, birçok çalışanın günlük deneyimiyle giderek daha fazla çatışıyor.

Bu gelişmelerin sağlık açısından da sonuçları var. İş göremezlik oranlarındaki artış, zihinsel yorgunluk ve tükenmişlik sendromu kamuoyunda üzüntüyle karşılanıyor, ancak nadiren siyasi ve ekonomik kararların bir sonucu olarak anlaşılıyor. Artan iş yükü, güvensizlik ve kronik stres gibi yapısal nedenler ele alınmak yerine, sorun bireyselleştiriliyor.

KESİNTİLERİN GÖLGESİNDEKİ SOSYAL KAZANIMLAR

Buna paralel olarak, birçok şirket istikrarlı veya artan karlar bildiriyor. Temettüler ve yönetici maaşları yüksek kalmaya devam ediyor. Ancak, son on yıllardaki verimlilik kazanımları çalışanlara çok az erişti. Bu gelir dağılımı ve bölüşüm sorununu açıkça tartışmak yerine, bireysel performansa odaklanılıyor. Çalışma isteksizliği veya verimlilik açıkları iddialarını vurgulayan araştırmalar geniş çapta ilgi görüyor. Yetersiz yatırım, harap altyapı veya yüksek servet yoğunlaşması gibi yapısal zayıflıklara işaret eden analizler arka planda kalıyor.

Bu yaklaşım, özellikle sosyal harcamalar etrafındaki tartışmada belirgin. İşsizlere, emeklilere veya düşük gelirli kişilere sağlanan yardımlar devlet bütçesi üzerinde bir yük olarak gösteriliyor. Kesintilerle ve daha az işçiyle daha fazla üretim baskısı ile verimlilik yaratılmak amaçlanıyor. Hatta büyük dönüşüm süreçleri bile giderek kemer sıkma politikalarını normalleştirmek için kullanılıyor. İklim değişikliği, dijitalleşme ve jeopolitik çalkantılar, çalışanlardan daha fazla üretim yapmalarını ve uzun vadede daha az şey beklemelerini talep etmenin gerekçesi olarak gösteriliyor. Ancak, bu dönüşümden elde edilen kârların nasıl dağıtılacağı veya nihayetinde bundan kimin fayda sağlayacağı sorusu nadiren ele alınıyor.

SOSYAL UÇURUM DERİNLEŞİYOR

Bu, dayanışmayı-fedakarlığı talep eden ancak esas olarak aşağıdan yukarıya işleyen bir siyasi anlatı yaratıyor. Çalışanlardan daha uzun saatler çalışmaları, daha fazla üretim yapmaları ve daha büyük riskler üstlenmeleri beklenirken, kârlar özelleştiriliyor ve zararlar toplumsallaştırılıyor. Siyasi kararlar genellikle alternatifi olmayan, küresel gelişmelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak sunuluyor.

Bu gelişme bir doğa kanunu değil. Siyasi önceliklerin sonucu. İşin geleceği hakkında ciddi bir tartışma, verimliliğin nasıl dağıtıldığı, iyi çalışma koşullarının nasıl korunduğu ve toplumsal refahın herkese nasıl fayda sağladığı sorularını ele almak zorunda. Ancak, öncelikle baskı uygulandığı sürece, ülkenin ekonomik gücü artmayacak, aksine toplumsal uçurum derinleşecektir.

Close