OKTAY DEMİREL
Eyalet kamu hizmetlerindeki toplu iş sözleşmesi sonucu, resmi olarak “yüzde 5,8 ücret artışı” olarak sunuluyor. İlk bakışta bu kulağa hoş geliyor. Ancak bu rakam satın alma gücünün gerçek gelişimi hakkında çok az şey söylüyor. Sözleşme süresi ve sıfır aylar hesaba katıldığında tamamen farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
ÜCRET ZAMMI OLMAYAN BEŞ AY – VE ZAM ENFLASYONUN ALTINDA
Geçen toplu sözleşme 31 Ekim 2025’te sona erdi. Yüzde 2,8’lik ilk tabloya yansıyan artış ise ancak 1 Nisan 2026’da yürürlüğe giriyor. Arada beş sıfır ay var. Ardından Mart 2027’de yüzde 2 ve Ocak 2028’de yüzde 1 artış fiilen 27 aylık sözleşme süresinin son ayı için geliyor. Oysaki talep 12 ay sözleşme süresiyle yüzde 7 artış, ya da en az artı 300 Euro taban ödeme. Bu talepler, son yıllardaki gerçek ücret kayıplarını telafi etmek ve gerçek bir ücret artışı sağlamak için önemliydi. Ancak bu talep iki yıla uyarlandığında hedef yüzde 14 olmalıydı. Gerçekte kabul ettirilen ise – iki yıldan fazla bir sürede – yüzde 5’lik gerçek artışa bile ulaşmıyor. Belirtilen yüzde 5,8 kulağa ciddi bir artış gibi geliyor. Ancak belirleyici olan toplam rakam değil, sözleşme süresi.
Aşağıdaki hesap bunu daha net gösteriyor: Toplu sözleşme 27 ay sürüyor. Yüzde 2,8’lik ilk artış zam yapılmayan beş aydan sonra geliyor. Bu 12 aya uyarlandığında ilk yıl için artış aylık yaklaşık yüzde 1,6 civarında. Takip eden yılda mart ayından itibaren gelen yüzde 2’lik artış ise yıllık ortalamada sadece yaklaşık yüzde 1,3. Tahmini yüzde 2’nin üzerindeki bir enflasyon oranında bu şu anlama gelir: Fiyatlar ücretlerden daha hızlı artıyor, satın alma gücü düşüyor.
Talep edilen 300 Euro’nun oldukça gerisinde kalan 100 Euro’luk taban ödemesi de sözleşme süresinin son ayındaki yüzde 1’lik artış da bu temel durumu değiştirmiyor. Sonuç olarak iki yıl boyunca fiyat artışlarının telafisi sağlanmıyor – aksine ek bir gerçek ücret kaybı yaşanıyor. Gerçek bir ücret artışı ancak ücretler enflasyondan daha güçlü artarsa söz konusu olurdu. Burada durum böyle değil. Ayrıca kiralar, enerji ve gıda fiyatlarındaki gerçek artış birçok hane için istatistiksel ortalamanın belirgin biçimde üzerinde.
GENÇ İŞÇİ VE ÇIRAKLAR DA GERİDE BIRAKILIYOR
Çıraklar için öngörülen artış 60 Euro – talep edilen 200 Euro’nun üçte birinden az. Oysa genç meslektaşların artık geçinebilecekleri bir eğitim ücreti almaları gerekiyor. Aynısı öğrenci çalışanlar için de geçerli. Özellikle öğrenci çalışanlar uyarı grevlerinde iyi mobilize edildi. Meslektaşların bir bölümünün yeniden 27 ay boyunca toplu sözleşme düzenlemesinin dışında kalması kabul edilemez. Özellikle güvencesiz istihdamın yıllardır yapısal olarak yerleşmiş olduğu üniversitelerde bu şekilde her şey eskisi gibi kalıyor.
ACİL TALEPLERİN YAPISAL OLARAK ERTELENMESİ
Vardiya ek ödemelerinin artırılması – özellikle üniversite kliniklerinde – sosyal bir dengeleme olarak sunuluyor. Orada dönüşümlü vardiya ödeneği 150 Euro’dan 250 Euro’ya yükseliyor. Etkilenen meslektaşlar için bu somut olarak hissedilir ve kesinlikle haklı olan bir ödeme.
Ancak toplu sözleşme politikası açısından tipik bir sorun ortaya çıkıyor: birlik aşındırılıyor. Belirli alanlardaki kısmi iyileştirmeler ortak yapısal bir çözümün yerini tutmaz. Örneğin Doğu Almanya’da zaten çoktan gecikmiş olan haftalık çalışma süresinin 38,5 saate eşitlenmesi 2029’a kadar uzatılıyor. Bunu “eşitleme” olarak pazarlamak aslında bir tanım meselesi. Gerçekte bu şu anlama gelir: Aynı işe rağmen yıllarca sürecek eşitsiz koşulların devamı.
Birlik, tek tek grupların kayırılmasıyla değil – herkes için ortak iyileştirmelerle oluşur.
SOSYAL ORTAKLIĞIN SINIRLARI
Bu sonuç yapısal bir sorunu açıkça ortaya koyuyor. Toplu sözleşme politikası sözde sosyal ortaklık çerçevesinde hareket ediyor. Sendikalar ve işverenler, devletin bütçe mantığı, borç freni ve işyeri konumu politikası tarafından belirlenen bir çerçeve içinde müzakere ediyor.
Ancak bu çerçeve siyasi olarak belirlenmiştir – ve tarafsız değildir. Ücretlerde “boş kasalara” atıf yapılırken, silahlanma, sübvansiyonlar ve şirketlere yönelik vergi indirimleri için milyarlarca Euro seferber ediliyor. Bu öncelikler toplumsal güç dengelerinin ifadesidir. Bütçe kararları toplumsal güç ilişkilerini yansıtır. Bu koşullar altında işgücünden sürekli olarak “sorumluluk üstlenmesi” ve planlama güvenliği sağlaması talep ediliyor. Grev yasağı içeren 27 aylık sözleşme süresi bu kalıba tam olarak uyuyor; bir kez daha bedeli ücretli çalışanlar ödüyor.
“HAYIR” OYU SENDİKAYI ZAYIFLATIR MI?
Belirleyici tartışma şimdi başlıyor. Müzakere sonucu henüz nihai bir toplu sözleşme değil. Üyeler söz sahibi ve anlaşma lehine ya da aleyhine oy kullanacaklar. Ve genel bağlamda bu sonuç açık bir HAYIR’ı hak ediyor! Bilinmeli ki hayır oyu sendikaya yönelik bir saldırı değildir – bu, sendika içi demokrasinin ifadesidir.
Son uyarı grevleri mücadele isteğinin arttığını gösterdi. Birçok işyerinde çok sayıda yeni üye kazanıldı. Sendikal güç her kötü uzlaşmanın arkasında saf tutmakla değil – tabanın aktif ve özgüvenli katılımıyla oluşur.
Buna alternatif sendikadan ayrılmak değildir. Alternatif, sonuca yönelik açık bir eleştiri, işyerlerinde aktif bir tartışma, klinikler, üniversiteler, idare ve ulaşım arasında ağ kurma ve örneğin ulaşım işletmelerinde yaklaşan mücadelelere hazırlıktır. Hayır demek şu anlama gelir: Hesap oyunlarını kabul etmiyoruz. Ertelenmiş eşitlemeleri kabul etmiyoruz. Bütçe disiplini adına gerçek ücret kayıplarını kabul etmiyoruz.
KÖTÜ UZLAŞMALAR YERİNE BİRLİK
Son aylar çalışanların içinde ne kadar potansiyel olduğunu göstermiştir. Kreşler, klinikler, üniversiteler, itfaiye istasyonları, okullar ya da toplu taşıma – her yerde baskı artıyor. Her yerde iş yükü ve personel eksikliği artıyor. Her yerde ücretler gerçek anlamda satın alma gücünü kaybediyor.
Güçlü bir sözleşme yalnızca müzakere masasında değil – sokakta örgütlü kolektif güçle ortaya çıkar. Bu anlaşmaya verilecek yanıt sendikadan uzaklaşmak değildir. Yanıt şu olmalıdır: Ancak çalışanlar özgüvenli ve birlik içinde hareket ederse daha iyi sonuçlar elde edilebilir.

