YÜCEL ÖZDEMİR
Hafta başında Federal Dışişleri Bakanlığının kuruluşunun 75. yılı dolayısıyla Berlin’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, hiç eğip bükmeden İran ve Gazze’ye karşı başlatılan savaşların uluslararası hukukun ihlali olduğunu söyledi. Ayrıca, “Uluslararası hukuk ihlallerini ihlal olarak değerlendirmeyen Alman dış politikası inandırıcı olmayacaktır” dedi.
Steinmeier ’in bu mesajının hedefinde ABD, İsrail ve Alman hükümetleri olduğu açık. 2005-2009 ve 2013-2017 yılları arasında dışişleri bakanlığı yapan Steinmeier ‘in bilinçli olarak “uluslararası hukuk ”un ihlaline dikkat çektiği söylenebilir. Açıkça ABD ve İsrail’in suç işlediğini söylüyor. Aynı konuşmasında dile getirdiği bir diğer önemli konu da İran ile 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın Trump tarafından bozulmasıydı.
Bugün İran’a saldırının en önemli dayanaklarından biri olan nükleer silahlar konusunda, İran ile “P5+1” (BM’nin 5 daimi üyesi ve Almanya) ülkeleri arasında yapılan görüşmelerin ardından “tarihi” denilecek bir anlaşmanın altına imza atılmıştı. Steinmeier ‘in de imzasının olduğu nükleer anlaşma, İran’a yönelik uluslararası yaptırımların çoğunu kaldırmış, karşılığında İran nükleer programını kısıtlamayı kabul etmişti. Bu, İran’ın nükleer bomba üretme imkanını ortadan kaldıracaktı. Ayrıca Tahran, nükleer santrallerin sıkı denetimlere açılmasını da onaylamıştı. Böylece, uzun süren görüşmeler ve pazarlıklar arasında Batı ile İran arasındaki ilişkiler normalleşme yoluna girmişti.
Ama, o dönem ABD başkanlığına aday olan Donald Trump, kasım 2016’da yapılan seçimlerin kampanyası sırasında 2015’teki anlaşmayı “Bütün zamanların en kötü anlaşması” diye tanımlayarak hedef almış, seçimleri kazandığında ABD’nin anlaşmadan çekileceğini ilan etmişti.
Gerçekten de öyle oldu.
Başkanlık koltuğuna oturduktan yaklaşık 17 ay sonra, 8 Mayıs 2018’de basın mensuplarının huzurunda kararnameyi imzalayarak anlaşmadan çekildi. Ardından İran’a yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koydu. İran hükümetini “terör rejimi” ilan ettiği basın toplantısında, yeni bir anlaşma istediğini söyledi.
Ama ne birinci ne de ikinci başkanlık döneminde Trump müzakere konusunda bir adım atmadı. Anlaşmanın altında imzası olan diğer ülkeler, Trump’ın çekilme kararı karşısında üzüntülerini dile getirmekle yetinirken, anlaşmanın kendileri için geçerli olmaya devam ettiğini açıkladılar. Ne var ki bunun hiçbir öneminin olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.
Trump’ın, yırttığı anlaşmanın bir benzerini İran’a imzalattırmak, müzakere için sıraladığı şartlar arasında yer alıyor. Nitekim, İran’ın öne sürdüğü 15 maddenin bir bölümü çekildiği anlaşmada yer alıyordu. Dolayısıyla bir yanıyla 2015 öncesine dönülmek isteniyor.
Ama sadece bu kadar değil.
Trump’ın ve onun arkasındaki tekelci sermayenin gündeminde daha başkanlık koltuğuna oturmadan İran’ı savaş ya da rejim değişikliği yoluyla ele geçirme olduğu anlaşılıyor. İran’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz rezervleri enerji tekellerinin iştahını kabartmaya devam ediyor. Keza İran’ın, ABD’nin düşman ilan ettiği Rusya ve Çin ile girdiği yakın ilişkiler de “ele geçirmenin” bir diğer önemli ayağını oluşturuyor.
Geçmişi yaklaşık 10 yıl öncesine kadar uzanan, müttefik Arap ülkeleriyle İran’ı kuşatarak ele geçirme planı çerçevesinde döşenen taşların şimdi yerine oturması isteniyor. Bu nedenle “İsrail siyonizminin ABD ve Trump’ı savaşa sürüklediği” ya da “Netanyahu’nun Trump’ı rehin aldığı” şeklindeki yaklaşımlar hiçbir şekilde gerçeği ifade etmiyor. Tersine ABD, “pis işlerini” İsrail’e yaptırıyor ve suç ortaklığına dahil ediyor.
ABD ile İsrail’in İran’ı ele geçirme nedenlerinde ve önceliklerinde farklılıklar var. ABD’nin temel hedefi enerji kaynaklarına ve tedarik yollarına sahip olmak iken, İsrail’in hedefi rejim değişikliği. İkisinin birbiriyle yakın bağlantısı söz konusu. Rejimin nükleer silahlar ve enerji tedariki konusunda tavizler vererek ayakta kalma yolunu seçmesi durumunda, Washington-Tel Aviv hattında yeni tartışmalar çıkabilir. Ki İran, 2015’te imzalanan anlaşmanın bir benzerine, bu kez Trump’ın da katılımıyla, imza atabilir. Trump’ın bugünkü başlıca hedefi ise nükleer silahlardan çok enerji kaynaklarına sahip olmak.
Bu durumda İsrail eli boş dönebilir. Ama suç ortaklığı sürecek.
Bu arada Steinmeier ‘in Gazze ve İran’da uluslararası hukuku ihlal ettiği yönündeki açıklamasına Almanya’daki İsrail yanlıları hemen tepki gösterdi. İsrail yanlılığı tartışmasız Steinmeier ‘in eleştirisine dahi tahammül etmeyenlerin pespaye tutumları durumu özetliyor. Tarihsel nedenleri gerekçe göstererek İsrail’in başındaki gerici yönetici elitin her dediğini ve yaptığını Yahudi inancından halkın çıkarları olduğu yanılsaması yaratanlar en büyük zararı İsrail halkına ve emekçilerine veriyorlar. Bu nedenle İran’ın füzelerinin hedefi olan her Yahudi inancından emekçinin yaşamından, İsrail devletine sınırsız destek verenler de sorumludur. Gerici-faşistlerin yönettiği devleti ile İsrail halkı ve emekçileri arasında ayrım yapamayacak kadar körleşen bu zihniyet Almanya’da sadece burjuva-liberal kesimler içerisine değil, aynı zamanda solun değişik katmanlarına da sirayet etmiş durumda. Sol Parti’de (Die Linke) ortaya çıkan ve İsrail’e toz kondurmayan “antisemitizm tartışması” da içinden geçtiğimiz koşullarda ibretlik olsa gerek.

