Written by • 18:00• KÜLTÜR

“Bazı hikayeler susunca değil, yazılınca tamamlanıyor”

İlk romanı “Deriko & Kendal, Candost” ile okurla buluşan yazar Devrim Gençer, romanının ortaya çıkış sürecini, çocukluğundan bugüne uzanan göç deneyimini ve göç ettiği Almanya’da özel gereksinimli bireyler ve aileleriyle yıllar içinde edindiği deneyimlerin yazarlığına nasıl yansıdığını anlattı. Onun için yazmak yalnızca bir edebiyat uğraşı değil; yaşananları yeniden düşünmenin, kendi sesini bulmanın ve görünmeyeni görünür kılmanın da bir yolu.

Selçuk Kozan / Bielefeld

Yazıyla ve edebiyatla ilişkiniz ne zaman başladı?

Yazıyla ilişkim aslında uzun yıllar öncesine dayanıyor. Daha önce farklı dergilerde yazmıştım. Sonrasında sosyal medyada, ailemle ve yakın çevremle daha çok paylaşmaya devam ettim. Ancak uzun bir süre yazmadım.

Annemin vefatı, yaşadığım ağır bir travma ve özel gereksinimli çocuğumun yoğun ilgiye ihtiyaç duyduğu çok zor bir dönemden geçiyordum. Bir noktada bu halden çıkabilmek için beni aşan, kendimi dönüştürebileceğim bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Roman fikri de biraz böyle ortaya çıktı.

İlk başta farkındalık üzerine yazıyordum. Kendi yaşamımızı, özel gereksinimli ve engelli bireylerin, hastaların sosyal, psikolojik ve ekonomik açıdan yaşadığı zorlukları, karşılaştıkları bariyerleri düşünüyordum. Bu konulara yoğunlaşmıştım.

Sonra şunu fark ettim: Bunlar zaten hayatımızın bir parçası. Benim hayatımın da bir parçası ve hala bu alanda mücadele ediyorum. O halde yazdığım şeyin yalnızca bunları anlatmanın ötesine geçmesi gerekiyordu.

Daha gençlik yıllarımda, çocuğum olmadan önce, benim de hayallerim ve ideallerim vardı. Romanın çıkış noktası biraz da o yıllara, o hayallere ve içimde kalanlara uzanıyor. Dolayısıyla bu, bir iki günde ortaya çıkan bir fikir değildi. Uzun yıllar boyunca biriken duyguların, yaşantıların ve arayışların sonucuydu.

“Deriko & Kendal, Candost” ilk romanınız. Hikaye nasıl ortaya çıktı?

Roman bir anda yazılmadı. İçimde uzun süre taşıdığım bir duygunun ve arayışın sonucu oldu. Birlikte olmanın, kalmanın, kopmanın ve yeniden bağ kurmanın hikayesi diyebilirim.

Yazmaya başladığımda aslında nereye varacağını ben de tam bilmiyordum. Karakterler zamanla kendi yollarını buldu. Deriko ve Kendal’ın hikayesi biraz da “yaşanabilirdi” dediğim bir hayatın izini sürmekten doğdu.

Peki roman bir aşk hikayesi mi?

İçinde aşk var ama yalnızca bir aşk hikayesi değil. Daha çok birlikte kalabilmenin, bağ kurmanın ve o bağı taşımanın zorluğu üzerine bir hikâye. Aşk burada bir başlangıç noktası. Romanın asıl meselesi ise insanların birbirine nasıl tutunduğu ve bazen neden tutunamadığı. Birlikte olmak kadar, birbirine alan açabilmek de önemli.

Çocukluğunuzun göç deneyimi romana nasıl yansıdı?

Göç benim hayatımda sonradan karşılaştığım bir kavram olmadı. Çocukluğumun bir parçasıydı.

İnsan küçük yaşta yer değiştirdiğinde yalnızca bir şehir değiştirmiyor. Hafızasında bir yerden başka bir yere taşınıyor. Geride kalanları da yanında götürüyor. Bazen bir sokak, bazen bir koku, bazen bir ses yıllar sonra bile sizinle kalıyor. Belki bu nedenle romanda da aidiyet, geçmiş, ayrılık ve yeniden bağ kurma meseleleri kendiliğinden yer aldı. İnsan bazen bir yere mi ait olduğunu, yoksa kendi yerini mi kurduğunu düşünüyor. Benim için de bu soru hayatım boyunca önemli oldu.

“Candost” romanın merkezindeki kavram. Sizin için Candost ne ifade ediyor?

Bu ismi koymak kolay olmadı. Hikâyenin neyi anlattığını ve karakterlerin nasıl bir ilişki kurduğunu en doğru biçimde ifade edecek kavramı aradım. Sonunda bunun ‘candostluk’ olduğuna karar verdim.

Yani bir canlıyı yalnızca sahiplenmeyen; onunla birlikte yaşamayı, sorumluluk almayı ve karşılıklı bir bağ kurmayı seçenlerin yeri. Burada üretim de var, birlikte yaşam da. Birbirine ait olmadan ama birbirini terk etmeden yürüyebilmek… Zor ama mümkün olan bir hal. İçinde dostluk, sevgi ve özgürlük var. Candost, aslında benim de hep hayalini kurduğum bir yaşam biçimiydi.

Özel gereksinimli bireyler ve aileleriyle uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Bu deneyimler romana nasıl yansıdı?

Bu deneyimler romanın ana damarlarından birini oluşturuyor. Özel gereksinimli bireyler ve aileleriyle uzun yıllardır çalışıyorum. Onların yaşadıklarını, kurumlarda ve gündelik hayatta karşılaştıkları güçlükleri, emeklerini ve hayata tutunma biçimlerini yakından gözlemleme fırsatım oldu. Çocuğumla birlikte de kurumları, aileleri ve bürokrasiyi daha yakından tanıdım. Hala her gün birebir yaşadığım ve gördüğüm pek çok şey var.

Bu deneyimler romana doğrudan bir “hikâye” olarak değil, daha çok bir duygu ve bakış açısı olarak yansıdı. Candost’ta özel gereksinimli bireylerin ve yaşlı bakım merkezinde yaşayan insanların kurumlarda ve sonrasında Candost’taki hallerini özellikle işlemeye çalıştım.

Çünkü üretimin, emeğin, değerin ve özgüvenin insan yaşamında çok önemli olduğuna inanıyorum. Hele dayanışmanın… Ben yardımdan ziyade dayanışmanın daha güçlü bir kavram olduğuna hep inandım. Birlikte bir şey yapabilmek, “Ben bunu yapamam” denilen yerde “Bunu birlikte yapabiliriz” diyebilmek çok kıymetli.

Romanda Sisifos’tan da söz ediyorsunuz. Bu benzetmenin sizin için özel bir anlamı var mı? Bu süreç bana biraz Sisifos’un inadını hatırlatıyor. Kayanın her seferinde aşağı yuvarlanacağını bile bile onu yeniden yukarı taşımaya çalışırsın. Bunun hiç bitmeyeceğini, kayanın yine aşağı düşeceğini bilirsin ama yine de vazgeçmezsin. Ailelerde ve özel gereksinimli bireylerde de böyle bir mücadele görüyorum. Her gün yeniden başlamak, yeniden denemek, yeniden ayağa kalkmak… Belki sonuç her zaman istediğimiz gibi olmuyor. Ama o çaba, o direnç ve birlikte yürümeye devam etme hali çok değerli.

Bir kadın olarak kendi hayatınızın ve deneyimlerinizin romana etkisi oldu mu?

Elbette. Bir kadın olarak kendi hayatınızı kurmanız, kendi sesinizi bulmanız ve bazen size biçilen rollerin dışına çıkmanız kolay değil. Benim hayatımda da farklı dönemlerde bununla yüzleştiğim zamanlar oldu. Göç, aile, annelik, bakım sorumluluğu, kayıplar ve mücadeleler insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de değiştiriyor. Belki yazmak benim için biraz da kendi sesimi yeniden bulma biçimi oldu.

Geçmişte içimde kalan bazı şeylere bugün başka bir yerden bakabiliyorum. Yazmak, yaşadıklarımı yalnızca anlatmak değil; onları yeniden düşünmek ve dönüştürmek anlamına geliyor.

Peki okurdan nasıl bir beklentiniz var?

Okurun bu hikâyeyi kendi içinden okumasını isterim. Herkesin Deriko’da ya da Kendal’da kendine ait bir parça bulabileceğine inanıyorum. Belki bir karakterde, belki bir cümlede, belki de sadece bir duyguda… Okurun bu yolculuğa eşlik etmesi ve kitap bittikten sonra kendine dair bir şeyle karşılaşması benim için yeterli.

Bundan sonra yazmaya devam edecek misiniz?

Evet. Yazmak benim için biten bir süreç değil. Aksine, bu roman bir başlangıç oldu.

İçimde hala anlatılmayı bekleyen çok şey var. Yazmaya devam edeceğim. Çünkü bazı hikayeler susunca değil, yazılınca tamamlanıyor.

Ama gelecekle ilgili çok fazla plan yapmayı doğru bulan biri değilim. Şu anda farkındalık üzerine yazdığım ve metaforlarla zenginleştirmeye çalıştığım bir dosyam var. Onun üzerinde çalışmayı düşünüyorum. Sürecin ne göstereceğini ise elbette bilmiyoruz.

Belki de yazarlığın güzel taraflarından biri de bu. Nereye varacağını her zaman bilmiyorsunuz. Bazen sadece yola çıkıyorsunuz ve hikâye size kendi yolunu gösteriyor.

↑
Close