Written by • 20:00• POLITIKA

Ekonomi büyüyor, ama kim kazanıyor?

BİROL KESKİN*

Almanya ekonomisi uzun süren durgunluğun ardından yeniden büyüyor. Ekonomik araştırma enstitüleri 2026 için yüzde 1,3, 2027 için yüzde 1,1 büyüme öngörüyor. İhracat ve kamu yatırımları toparlanmayı destekliyor. Ancak yüksek enerji fiyatları, yapısal sorunlar ve zayıflayan özel yatırımlar nedeniyle bu toparlanma hâlâ kırılgan.
İşgücü piyasasında ise toparlanma henüz hissedilmiyor. Eylül 2026’da Almanya’da 2,994 milyon kişi işsiz; işsizlik oranı yüzde 6,4’tü. Federal İş Ajansı, ekonomik iyileşmenin henüz işgücü piyasasına güçlü biçimde ulaşmadığını açıkça belirtiyor.
Ama asıl soru başka:
Ekonomi büyürken insanlar neden hâlâ kendilerini güvencesiz hissediyor?
Çünkü ekonomik büyüme ile toplumsal refah aynı şey değildir.
2025’te Almanya’da 13,3 milyon insan yoksulluk riski altındaydı. Bu, nüfusun yüzde 16,1’ine denk geliyor.
Demek ki artık yalnızca “Ekonomi büyüyor mu?” diye sormak yetmiyor. Önemli olan soru: Kimin için büyüyor?

“YABANCILAR ÇALIŞMIYOR” İDDİASI VE GERÇEKLER…
Almanya’daki göç tartışmasının en sık tekrarlanan iddialarından biri şu:
“Yabancılar geliyor, çalışmıyor, sosyal yardım alıyor ve Almanların kaynaklarını tüketiyor.”
Bu söylem o kadar sık tekrarlanıyor ki, zamanla gerçekmiş gibi algılanıyor.
Oysa Federal İş Ajansı’nın Temmuz 2026 tarihli değerlendirmesi oldukça açık:
2024’ten beri Almanya’daki istihdam artışı yalnızca yabancı çalışanlar tarafından taşınıyor…
Bunun arkasında yalnızca göç değil, Almanya’nın hızla yaşlanan nüfusu da var. 2014-2024 arasında çalışma çağındaki Alman vatandaşlarının sayısı yaklaşık 3,9 milyon azalırken, yabancı vatandaşların çalışma çağındaki nüfusu yaklaşık 3,4 milyon arttı. BA’ya göre göç olmasaydı Almanya’nın işgücü potansiyeli çok daha fazla küçülecekti.
Üstelik 2025’te Almanya’da 157 meslek grubunda işgücü açığı tespit edildi. BA, demografik değişimin göçü uzun vadede daha önemli hale getirdiğini belirtiyor.
O halde şu soruyu sormak gerekiyor:
Eğer yabancılar gerçekten kitlesel olarak çalışmıyor ve Almanların işlerini ellerinden alıyorsa, neden işsizlik bunun sonucunda sürekli ve çok daha sert biçimde yükselmiyor?
Çünkü siyasi söylem ile işgücü piyasasının gerçekliği arasında ciddi bir mesafe var.
Elbette Almanya’da çalışmayan ve sosyal yardım alan göçmenler de vardır. Sosyal yardım sistemi, entegrasyon ve çalışma hayatına katılım elbette tartışılabilir.
Ama buradan bütün göçmenleri “çalışmayan ve toplumun sırtından geçinen insanlar” olarak göstermek, ekonomik analiz değil, siyasi genellemedir.

ASIL MESELE: HANGİ İŞ, HANGİ ÜCRET, HANGİ KOŞUL?
Burada sendikacı olarak başka bir soruyu sormak gerekiyor:
Yabancı çalışanlar hangi koşullarda çalışıyor?
Göçmen işçiler özellikle bakım, temizlik, lojistik, gastronomi, inşaat, tarım ve benzeri sektörlerde önemli bir yer tutuyor. Bu sektörlerin bir bölümünde düşük ücret, geçici çalışma, taşeronlaşma ve zayıf toplu sözleşme kapsamı gibi sorunlar bulunuyor…
Dolayısıyla mesele yalnızca “kaç yabancı çalışıyor?” değildir. Nasıl çalışıyorlar? Hangi ücretle? Hangi sözleşmeyle? Hangi sosyal güvencelerle?
Çünkü göçmen işçi hem ekonomik sisteme dahil oluyor hem de parçalanmış bir işgücü piyasasının en kırılgan alanlarına itilebiliyor.
Sonra aynı işçi, yerli işçinin ücretlerini düşüren kişi olarak gösteriliyor. Oysa gerçek sorun çoğu zaman başka yerde: İşverenin iki işçiyi birbirine karşı kullanabilmesinde.
İşçiyi işçiye karşı koyduğunuzda, yalnızca işçiyi bölmezsiniz. Pazarlık gücünü de bölersiniz.

ÖFKENİN YÖNÜ…
İnsanların gerçek ekonomik sorunları var. Kiralar yüksek. Enerji pahalı. Gıda pahalı. Kamu hizmetleri baskı altında. Birçok insan çalışmasına rağmen geleceğinden emin değil. Bunların hiçbirini inkâr edemeyiz…
Ama bu sorunların nedenini sürekli göçmenlerde aramak, asıl soruyu görünmez hale getiriyor:
Üretilen zenginlik nasıl paylaşılıyor?
Bir işçinin ücretinin düşük olmasının nedeni başka bir işçinin yabancı olması değildir. Bir emeklinin geçinememesinin nedeni mültecinin varlığı değildir. Bir ailenin yüksek kira ödemesinin nedeni göçmen değildir. Bunların arkasında ücret politikaları, konut politikası, vergi sistemi, sosyal devletin yapısı ve ekonomik kaynakların nasıl dağıtıldığı gibi siyasi tercihler vardır. İşte sınıfsal mesele tam burada başlıyor…

AFD’NİN YÜKSELDİĞİ ZEMİN…
AFD’nin yükselişini yalnızca ekonomiyle açıklamak mümkün değildir. Göç, kimlik, güvenlik, kültürel çatışmalar ve mevcut siyasete duyulan güvensizlik de rol oynuyor.
Ama ekonomik güvensizliği küçümsemek de büyük bir hata olur…
Çünkü insan geleceğinden korktuğunda, kendisine basit bir açıklama sunan siyasete daha kolay yönelebilir:
“Sen fakirsin, çünkü yabancılar geliyor.”
“Sen iş bulamıyorsun, çünkü yabancılar işlerini alıyor.”

“Sen sosyal yardım alamıyorsun, çünkü yabancılar bütün yardımları alıyor.”
Karmaşık ekonomik sorunlara basit bir düşman gösteriliyor. Ve gerçek sorunun yukarıda aranması gerekirken, öfke aşağıya yönlendiriliyor…
İşçinin karşısındaki insanın pasaportu değil, emeğin nasıl değerlendirildiği önemlidir.

PEKİ SİYASET NE YAPMALI?
Almanya’nın altyapıya, eğitime, sağlığa, bakıma, ulaşıma, konuta ve enerji sistemine yatırım yapması gerekiyor.
Ancak mesele yalnızca daha fazla para harcamak değil. Paranın nereye harcandığıdır.
Eğitime yapılan yatırım geleceğin üretkenliğidir.
Demiryoluna yapılan yatırım ekonominin altyapısıdır.
Sosyal konut yatırımı çalışan insanların gelirini kiraya kaptırmasını önler.
Adil ücretler ve güçlü toplu sözleşmeler ise iç talebi güçlendirir.
Bu nedenle ekonomik toparlanmanın kalıcı olması için yalnızca ihracata değil, çalışan insanların satın alma gücüne ve özel yatırımlara da ihtiyaç var.

SENDİKALAR NEREDE DURMALI?
Sendikaların burada yalnızca savunma pozisyonunda kalmaması gerekiyor…
Göçmen işçilerin örgütlenmesi, taşeronlaşmaya ve güvencesiz çalışmaya karşı mücadele, toplu sözleşme kapsamının genişletilmesi ve sendikal temsilde göçmen işçilerin daha güçlü yer alması temel görevler arasında olmalı…
Çünkü işverenin “işçiyi işçiye karşı kullanma” imkânı varsa, bundan bütün işçiler kaybeder.
Eşit işe eşit ücret, güçlü toplu sözleşmeler ve güçlü sendikalar; hem Alman hem göçmen işçinin ortak çıkarınadır.
Sendikal mücadelenin özü de zaten budur:
İşçiyi kökenine göre değil, emeğine göre görmek.

BÜYÜMENİN GERÇEK ÖLÇÜSÜ…
Almanya’nın önündeki asıl soru artık yalnızca “Ekonomi büyüyecek mi?” değildir.
Daha önemli soru şudur:
Bu büyüme topluma nasıl dağıtılacak?
Çünkü yüzde 1,3 büyüme tek başına bir başarı ölçüsü değildir. Eğer çalışan daha fazla kazanamıyorsa, genç insan geleceğini kuramıyorsa, emekli geçinemiyorsa, kiracı gelirinin büyük bölümünü kiraya veriyorsa, ve toplumun önemli bir kesimi kendisini kaybeden tarafta görüyorsa,
ekonomik büyümenin toplumsal anlamını yeniden düşünmek gerekir…
Almanya’nın ihtiyacı yalnızca büyüyen bir ekonomi değildir. Güçlü bir emek piyasası, adil ücretler, güçlü sosyal güvence, kamu yatırımları ve üretilen zenginliğin daha adil paylaşılmasıdır.
Çünkü sorun yabancılar değildir. Sorun, çalışan insanların birbirlerinin rakibi haline getirilmemesidir. Ve bir sendikacı için mesele aslında çok basittir:
İşçinin rakibi başka bir işçi değildir. Rakip, emeği ucuzlatan ve güvencesizleştiren düzendir.
Göçmen işçi ile Alman işçiyi karşı karşıya getirmek ücretleri yükseltmez. Kiraları düşürmez. Enerjiyi ucuzlatmaz. Emekliyi zenginleştirmez. Sadece işçiyi böler. İşçi bölündüğünde ise pazarlık gücünü kaybeder.
Bu nedenle bugün Almanya’nın ihtiyacı daha fazla yabancı düşmanlığı değil, daha güçlü bir emek dayanışmasıdır. Çünkü sonunda mesele yalnızca ekonominin büyüyüp büyümemesi değildir. Mesele, büyüyen ekonominin kimin hayatını büyüttüğüdür.

*Sendikacı Yazar

↑
Close