20 Haziran Cumartesi günü Frankfurt’taki Saalbau Schönhof’ta 150’den fazla kişi “Unkürzbar – Rhein-Main Birlikte Duruyor” başlıklı eylem konferansında bir araya geldi. Konferansa sendika üyeleri, üniversite öğrencileri, lise öğrencileri, gençlik, kültür ve sosyal alanlarda faaliyet gösteren kurumlar ile Sol Parti üyeleri katıldı.
Neredeyse tamamen dolu olan salon, hükümetin kesinti politikalarına karşı büyüyen toplumsal muhalefetin bir göstergesiydi. Aynı hafta sonunda Kassel, Darmstadt ve Marburg’da da protesto gösterileri düzenlendi.
Moderatör Melda Demir salondaki atmosferi şu sözlerle özetledi: “Kesintilerden bıktık.
Linnemann ve Merz gibilerinin bize içinde bulunduğumuz durumun sorumlusunun biz göçmenler olduğumuzu söylemesine izin vermeyeceğiz. Bu bir yalandır.”
Moderatör Daniel Behruzi ise planlanan kesintilerin boyutlarının artık neredeyse takip edilemeyecek düzeye ulaştığını belirterek, bu “çok yönlü saldırılara” karşı ortak bir yanıt verilmesi gerektiğini söyledi. Amaçlarının, bu kesintilerden etkilenen farklı kesimleri bir araya getirmek olduğunu vurguladı.
Söz alan katılımcılar da, sosyal hak kısıtlamalarının çeşitli örneklerini paylaştı. Üniversitelerde, sosyal hizmetlerde, entegrasyon çalışmalarında, engelli eğitiminde, demokrasi projelerinde ve eğitim alanında bütçe ve personel kesintileri yaşanıyor. Bir “Gesamtschule” okulunda öğrenci olan Lena, “Destek dersleri ve etütler iptal ediliyor. Almanca öğrenmeye devam eden arkadaşlarımız için verilen entegrasyon kursları ise gelecek yıl tamamen kaldırılacak” dedi.
Farklı alanlardan yapılan kısa değerlendirmelerin ardından konferans bir panel tartışmasıyla devam etti.
“Para var, sadece farklı dağıtılması gerekiyor”
Almanya’daki bir üniversite hastanesinin yoğun bakım servisinde çalışan sendikacı Kira Hülsmann’ın konuşması özellikle dikkat çekiciydi. Hülsmann, sağlık alanındaki kesintilerin soyut bütçe tartışmaları olmadığını, doğrudan hasta bakımını etkilediğini anlattı. Hastaların giderek daha kısa süre hastanede tutulduğunu, gelir elde etmek amacıyla tıbben gerekli olmayan müdahalelerin teşvik edildiğini belirtti. Hülsmann, “Hastaneler ekonomik kâr mantığıyla hareket etmek zorunda olmamalı” dedi.
Sağlık sistemindeki iki sınıflı yapıyı da somut bir örnekle anlattı: Özel sigortalılar hastanelerde lüks suit odalar kiralayabilirken, çalışanların artık maden suyu tüketmesinden bile tasarruf edilmeye çalışıldığını söyledi. Aynı dönemde devletin silahlanmaya 100 milyar euro ayırdığını hatırlatarak şu ifadeyi kullandı: “Para var. Sorun, nasıl dağıtıldığıdır.”
Üniversiteler, sanayi, göç: Yıkım herkesi vuruyor
TU Darmstadt’tan Sandra Seeger, üniversitelerdeki yapısal kesintilerin artık kurumların temelini aşındırdığını anlattı. Kendi üniversitesinde coğrafya ve spor bilimleri bölümlerinin kapatıldığını, buna rağmen yönetimin “Mükemmeliyet Üniversitesi” unvanını hedeflediğini söyledi. Seeger, “Buna ancak gülebilirim. Temel çökerken mükemmeliyetten söz ediliyor” dedi.
IG Metall temsilcisi Christian Egner ise sanayi işçileri açısından karamsar bir tablo çizdi.
Kaybedilen işlerin geri gelmeyeceğini belirten Egner, hükümetin politikalarının durumu daha da kötüleştirdiğini söyledi. Hükümet değişikliğinin ardından elektromobilite stratejisinin fiilen rafa kaldırıldığını, Ekonomi Bakanı Katherina Reiche’nin enerji politikasının ise “absürtlüğün sınırında” olduğunu ifade etti. Emeklilikten yasal sağlık sigortalarına kadar her alandaki kesintilerin sanayi işçilerini de doğrudan etkilediğini vurguladı.
Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) adına konuşan Doğuş Birdal ise göçmenlerin sosyal kesintilerden özellikle etkilendiğini belirtti. Zaten en yüksek yoksulluk riskiyle karşı karşıya olan göçmenlerin bu politikalardan daha ağır etkilendiğini ifade eden Birdal, sosyal hakların budanmasının “sağcı güçler ve AfD için verimli bir zemin oluşturduğunu” söyledi.
Aynı zamanda sağcı kışkırtmaların ve bölme politikalarının daha sert sosyal saldırılar için yeni fırsatlar yarattığını belirten Birdal şöyle konuştu: “Suçu yanımızda çalışan işçi arkadaşlarımızda aramamızı ve ortak çıkarlarımız için omuz omuza mücadele etmememizi istiyorlar.”
Stuttgart’tan eski Daimler işyeri temsilcisi Tom Adler de tarihsel bir perspektif sundu. Adler,
Agenda 2010 reformlarından sonra sendikal hareketin şimdi de kazanılmış haklara yönelik ikinci büyük saldırı dalgasıyla karşı karşıya olduğunu söyledi. Ücretlerin ve işveren paylarının düşürülmesi taleplerinin “tamamen ideolojik” olduğunu ve sermayenin çıkarlarına hizmet ettiğini belirtti.
19 Eylül’de büyük gösteri
Katılımcılar daha sonra üç farklı çalışma grubunda bir araya geldi:
1. İşyerleri ve mesleki eğitim
2. Üniversiteler ve okullar
3. Mahalleler ve topluluklar
Bu gruplarda sosyal hak gasplarına karşı mücadele için fikirler ve eylem biçimleri ele alındı.
Konferansın sonunda şu kararlar alındı:
“Çalışanların ve diğer toplumsal kesimlerin haklarına yönelik ağır saldırılar karşısında bölgesel bir kitlesel gösteri çağrısı yapıyoruz. Sonbaharda Frankfurt’ta binlerce insanı hükümetin sosyal açıdan adaletsiz politikalarına karşı sokağa çıkaracağız. Tüm ilerici güçleri, sendikaları, sosyal kuruluşları, demokratik partileri ve inisiyatifleri bu mücadeleye katılmaya ve geniş çaplı seferberlik yürütmeye çağırıyoruz. Gösteri için 19 Eylül tarihini öneriyoruz. DGB ile yürütülen görüşmeler sonucunda tarih önümüzdeki yedi gün içinde kesinleştirilecek. Ayrıca 14 Temmuz saat 18.00’de tüm kurumları açık bir ittifak toplantısına davet ediyoruz.”

