Almanya genelinde düşük ücret karşılığında çalışanların sayısı giderek artıyor. Toplu sözleşmelere bağlı ücret alanlar asıl olarak kamu işkollarında çalışıyorlar – özel sektörde sözleşmelere bağlılık oranı yıllardır geriliyor. Milyonlarca emekçi çalışmalarına rağmen yoksulluk çekiyorlar. Ve bu gelişme karşısında bütün “yetkililer” sessizliğe bürünüyorlar.
SERDAR DERVENTLİ
Bu yıl 10 milyondan fazla işçinin ücret toplu sözleşmelerinin gündemde olması ve yılın başında yasal asgari saat ücretin 13,90 euroya yükseltilmesinin yanı sıra yeniden yükselme eğilimindeki enflasyon Almanya’daki ücretlerin tartışılmasını gündeme getiriyor.
TİS’LERE BAĞLILIK GİDEREK AZALIYOR
Her ne kadar ücret toplu sözleşmelerinde uyarı grevleri gündeme geldiğinde bütün sermaye yanlısı medyada ülke batacakmış gibi tablo çizilse de bu çok yanıltıcı oluyor. Her yıl binlerce (!) toplu sözleşmenin imzalandığı düşünüldüğünde uyarı grevli veya süresiz grevli sözleşme müzakerelerinin çok sınırlı olduğu hemen görülüyor.
Örneğin geride bıraktığımız 2025 yılında Almanya genelinde 5 bin 580 toplu sözleşme imzalandı. Bunların bin 861’i grup toplu sözleşmesiyken (“Verbandstarifverträge”) 3 bin 719’u işyeri toplu sözleşmesiydi (“Firmentarifverträge”). Bu sözleşmelerin bin 533’ü ücret sözleşmesiydi.
Bu rakamlara bakıldığında “Almanya’da işçilerin durumu iyiymiş” gibi düşünülebilir. Ancak bu rakamların gerçeğini bir yanını, hatta “küçük bir yanını” yansıttığı bile söylenebilir. Nitekim Toplu iş sözleşmelerine bağlı olan şirketlerin sayısı sürekli azalıyor.
İş Piyasası ve Meslek Araştırma Enstitüsü’nün (IAB) son araştırmasına göre, 2024 yılında çalışanların yüzde 41’i grup toplu iş sözleşmesine sahip bir işletmede çalışıyordu – bu işletmeler ise yüzde 22 dolayındaydı. İşçilerin yüzde 8’i ise işyeri toplu sözleşmelerinin geçerli olduğu bir işletmede çalışıyordu – bu işletmelerin oranı ise yüzde 2 si kapsamındaydı. Çalışanların yüzde 27’si için ise TİS’lerin bağlayıcılığı patronlarının “gönüllerine” kalmış – bu durum işletmelerin yüzde 32’si için geçerli. İşletmelerin yüzde 44’ünde ise TİS’lerin hiçbir bağlayıcı fonksiyonu yok! Bu işletmelerde ise işçilerin yüzde 24’ü çalışmakta.
Batı ve Doğu Almanya’daki duruma ayrı ayrı bakıldığında ise durum şöyle: Batı Almanya’da 2024 yılında çalışanların yüzde 43’ü grup toplu iş sözleşmesine sahip işletmelerde çalışırken, bu oran Doğu Almanya’da sadece yüzde 31’di.
Ülke genelinde grup toplu iş sözleşmelerine bağlı olarak çalışan işçi sayısı 30 yıl önce 26 puan daha yüksekti; yüzde 67. İşyeri toplu iş sözleşmeleriyle birlikte bu oran yüzde 85 dolayındaydı!
ÖZEL SEKTÖR TİS İSTEMİYOR!
Yukarıdaki ve tablodaki verilere Almanya’daki bütün çalışanların ve işletmeleri kapsıyor – kamu ve özel sektör. TİS’lere bağlılık oranı yüzde 100 ile kamu işkolunda. Kamu sektöründe yerel, eyalet ve federal düzeyde imzalan bütün toplu iş sözleşmeleri bütün çalışanları kapsıyor.
Özel sektörde ise yıllardır bir gerileme söz konusu: İmalat sanayisinde yüzde 46, ulaşım ve taşıma yüzde 41, inşaat yüzde 41, turizm yüzde 21, tarım-ormancılık ve balıkçılık yüzde 10 dolayında.
İstatistiklerde dikkat çeken bir diğer husus ise özelleştirmelerden sonra işletmelerin toplu iş sözleşmelere sırt dönmesi. Örneğin daha önce devlet tekelinde olan posta, telekomünikasyon ve enformasyon hizmetlerinin özelleştirilmesinden sonra yeni kurulan şirketlerin bir çoğunda ya hiçbir toplu sözleşme geçerli değil yada Telekom ve Deutsche Post’da (her ikisi de eskiden devlet işletmesiydi) olduğu gibi yürürlükte olan sözleşmeler sendikanın da rızasıyla deliniyor.
Benzeri bir gelişme sağlık alanında da yaşanıyor: Özelleştirilen hastaneler yasal geçiş süresi sona erdikten sonra TİS’lerden “bağımsız” hale getiriliyor. Geçmişte yüzde 100 olan bağlılık oranı bugün yüzde 45’lerde seyrediyor. Birleşik Hizmet Sendikası Ver.di sağlık alanında gerilemeyi durdurmayı başarmış hatta biraz iyileştirmiş görünüyor. Bunun değişik bölgelerdeki sağlık emekçilerinin kararlı mücadeleleriyle ilintili olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Özel sektördeki toplu sözleşme düşmanlığı öyle bir hal aldı ki birçok sermaye örgütü 1995 yılından bu yana işletmelere “TİS’lere bağlı olmayan üyelik” (“OT-Mitgliedschaft” = ohne Tarifbindung) teklif ediyor. Tüzüklerini değiştiren işveren örgütleri, üyelerine büyük bir hızla üyeliklerinin hukuksal biçimini değiştirme hakkı tanıyarak istemedikleri sözleşmeleri -kısa bir geçiş süreci ardından- uygulamama hakkı verdi. Sendikaların “hukuk mücadelesine” Federal İş Mahkemesi (BAG) 2009 yılında aldığı iki kararla (Bkz.: BAG, 1.7.2009- 4 AZR 261/08 ve BAG, 26.8.2009- 4 AZR 294/08) son verdi: İşveren örgütlerinin bu tür üyelik olanağı sunmalarının önünde hiçbir engel yok.
TİS’LERE BAĞLILIK ANCAK GÜÇLÜ VE MÜCADELECİ BİR SENDİKAL ÖRGÜTLÜLÜKLE SAĞLANIR
Sendikalar TİS’lere bağlılığı sağlamak için hukuk mücadelesi vermelerine prensipte diyecek bir şeyimiz yok… Ama imzalanan sözleşmenin altındaki mürekkep kurumadan bir dizi işletmenin “OT” üyeliğine geçmesine karşı hukuk mücadelesinden daha etkili olan grevli mücadele yolu seçilseydi bugün kesinlikle TİS’lere bağlı olan işçi ve işletme sayısı çok daha yüksek olurdu.
“Geçmişe ağlamak fayda vermez*” elbette: 9 Eylül 2000’de Bielefeld’de toplanan ve bir dizi önemli kararın alındığı IG Medien olağanüstü kongresinde sendikanın son başkanı Detlef Hensche yaptığı konuşmada**, işverenlerin TİS’lerden kaçmalarını “İşimizi giderek daha da zorlaştıracak” diye eleştirirken, “ancak sendikaların harekete geçirebileceği yeterli sayıda üyeye sahip olduğu işletmelerde evi ele geçirme mücadelesi (“Häuserkampf”) yürütebilir” demiş ve sendikal örgütlülüğü güçlendirme çağrısı yapmıştı. Kısacası TİS’lere bağlılığı artırmak ancak güçlü ve mücadeleci bir sendikal örgütlülükle sağlanır.
DAHA AZ TİS = DAHA FAZLA DÜŞÜK ÜCRET
Perakende satış, konaklama-turizm sektörü veya temizlik gibi birçok hizmet sektöründe, emekçilerin sadece küçük bir kısmı toplu iş sözleşmesinden faydalanıyor. Özellikle de bu işkollarında hem çalışma koşulları genel olarak daha ağır ve kötü olduğu gibi ücretler ve izin günleri daha düşükken çalışma süreleri genelde daha uzun oluyor.
Nisan 2024’te yayımlanan bir WSI araştırmasına göre, toplu iş sözleşmesi olmayan iş yerlerinde tam zamanlı çalışanlar, haftada ortalama 53 dakika daha fazla çalışıyor ve yine de toplu iş sözleşmesine sahip çalışanlara göre yüzde 11 daha az kazanıyor. Sürekli artan yaşam maliyetleriyle birlikte bu eşitsizlik giderek daha artan bir oranda yoksulluğa ve ileri vadede yaşlılıkta yoksulluğa da neden oluyor.
“TİS’LERE BAĞLILIK YASASI”
Uzun yıllardır sendikalar ve sosyal kurumlar, devlet ihalelerine giren işletmelerin toplu iş sözleşmelere bağlı olması şartının aranmasını talep ediyordu. Değişik nedenlerde sürekli ertelenen yasal düzenleme, “Toplu İş Sözleşmelerine Bağlılık Yasası” (“Tariftreuegesetz”) geçtiğimiz şubat sonunda Federal Mecliste karar altına alınmıştı.
Hükümetin yanı sıra Yeşiller Partisi yasaya evet oyu verirken Sol Parti, yasa taslağını yetersiz bulduğu için çekimser oy kullandı. İşçi düşmanı AfD ise, “Toplu Sözleşme Uygulama Zorunluluğu Yasası” (“Tarifanwendungszwangsgesetz”) olarak tanımladığı yasaya karşı oy kullandı.
IG Metall sendikası ise yasanın yeterince kapsamlı olmadığı için taslağı eleştiriyor. 50 bin euro olarak belirlenen eşik değerin çok yüksek olduğunu ve bu nedenle tüm kamu ihalelerinin yaklaşık dörtte birinin kapsam dışında kaldığını belirten IG Metall, özellikle tedarik hizmetleri ve savunma alanındaki istisnaları “Bu durum, planlanan devlet yatırımlarının büyük bir kısmında toplu iş sözleşmesi kriterinin hiçbir rol oynamamasına neden oluyor” diye eleştirdi.
Yasanın yürürlüğe girmesi için onayı gereken Federal Konsey, 27 Mart günü yaptığı oturumda yasayı onayladı.
Yasanın hükümet tarafından ileri sürüldüğü gibi TİS’lere bağlılığı artırıp arttırmayacağı konusu ise net değil.
Federal Çalışma Bakanı Bärbel Bas, yasa taslağını tanıttığı konuşmasında, “Vergi parasıyla yapılan ücret dampingine son vereceğiz. Buna göre şirketler, gelecekte federal hükümetin ihalelerini yerine getirirken çalışanlarına toplu sözleşme kapsamındaki çalışma koşullarını sağlamak zorunda olacak” demişti.
Federal düzeyde 50 bin eurodan başlayan ihaleler için geçerli olacak yasanın uygulama kapsamında bürokrasi, kanıtlama yükümlülükleri ve kontrollerin mutlak bir asgariye indirgeneceğini de belirten Bas, “İhale sürecinde, toplu sözleşmeye uyum taahhüdü basit ve bürokratik olmayan bir beyan olarak verilebilecek” demişti.
Yasanın çıkması kendi başına olumlu bir adım olarak değerlendirilmesi gerektiği ortada. Ne var ki “basit bir taahhüt” ve “bürokratik olmayan bir beyanla” TİS’lere bağlılığın artmayacağı ortada. Bunun için sendikaların örgütlenmelerini artırmaları ve toplu sözleşmelerden kaçan işletmelerde grevle bu hakkı elde etmeleri gerekiyor.
* “Venceremos” marşından bir alıntı. “Venceremos”, Claudio Iturra tarafından yazılan ve Salvador Allende’nin 1970 seçim kampanyası için Sergio Ortega tarafından bestelenen bir Şili halk marşıdır.
** “Aber nur in den Unternehmen, in denen eine Gewerkschaft über eine ausreichende Zahl an mobilisierungsfähigen Mitgliedern verfügt, kann sie einen Häuserkampf führen.” (Vorsitzende der IG Medien, Detlef Hensche, 9 Eylül 2000, Bielefeld). IG Medien sendikası ayrıca bu olağanüstü kongrede sermaye, sendikalar ve hükümet arasında devam eden “İş için Birlik” görüşmelerinden ayrılma kararı almıştı.
10 MİLYON İŞÇİNİN ÜCRETİ 16 EURONUN ALTINDA!
Almanya Avrupa’nın en büyük düşük ücret sektörlerinden birine sahip. Almanya, birçok komşu ülkeye kıyasla “düşük ücret ülkesi” olarak kabul ediliyor. Geçen yıl, işçilerin neredeyse beşte birinin saat ücreti brüt 15 eurodan daha azdı. En son verilere göre, 2024 Nisan ayında bu durum 7,7 milyon işçiyi (yüzde 19,3) etkiledi. Federal hükümetin, Sol Parti’nin bir soru önergesine verdiği yanıta göre, bu rakam Federal İstatistik Ofisi’nin Aralık ayında açıkladığı 6,3 milyon rakamından 1,4 milyon daha fazla. Hükümetin yanıtında, düşük ücret sektöründe çalışanların sayısı 7,7 milyon olarak belirtiliyor.
Ayrıca, Sol Parti’nin soru önergesi, yaklaşık 10 milyon çalışanın saatte 16 Euro’nun altında, yaklaşık 5 milyon çalışanın ise saatte 14 Euro’nun altında kazandığını ortaya koyuyor. Hükümetin sunduğu veriler, Federal İstatistik Dairesinin en son kazanç araştırmasından alınmış.
DÜŞÜK ÜCRETLE ÇALIŞANLAR NERELERDE?
Düşük ücretli işlerde çalışanlar genellikle restoranlar ve oteller gibi sektörlerde yoğunlaşmış durumda. Hükümetin yanıtına göre, geçen yıl konaklama-turizm sektöründe 1,1 milyon kişi saatte brüt 15 euronun altında çalışıyordu. Ayrıca, otomotiv ticareti ve bakım hizmetleri ya da ekonomik hizmetler sektöründe de birçok çalışan bu sınırın altında kazanmaktadır. Verilere göre düşük ücretli çalışanların ortalamanın üzerinde bir kısmı da tarım, ormancılık ve balıkçılık ile sanat, eğlence ve dinlenme sektörlerinde çalışıyorlar.
Batı Almanya’da yaklaşık 6,5 milyon kişi 15 euronun altında çalışırken, Doğu Almanya’da bu sayı yaklaşık 1,2 milyondur. Verilere göre, bu durumdan etkilenenlerin yaklaşık 4,3 milyonu kadın, 3,4 milyonu ise erkektir.
“KÖTÜ ÜCRETLER KONUSUNDA SESSİZ KALINIYOR”
Almanya’da “çalışma ahlakı gerilediğini ve sosyal devletin kötüye kullanıldığını” ileri süren Federal Ekonomi Bakanı Reiche (CDU), “Almanya’da daha fazla büyüme sağlanması için daha çok çalışılması ve işten çıkarma korumasının gevşetilmesi gerektiğini” savunuyor ve “Almanya’da genel olarak daha çok çalışmamız gerekiyor” diyor. Reiche’yi eleştiren Sol Parti Milletvekili Cem Ince, hükümetin ve şirketlerin işçiler üzerinde baskı kurduğunu söyledi. İnce “Daha uzun çalışmaları, daha çabuk iyileşmeleri ve her zaman ulaşılabilir olmaları bekleniyor. Ancak kötü ücretler konusunda sessiz kalınıyor. Zenginler için karşılıksız gelir yerine tüm çalışanlar için iyi maaşlar istiyoruz, eksik olan bu” dedi.
“DÜŞÜK ÜCRET SEKTÖRÜ” NEDİR?
“Düşük ücret sektörü” denildiğinde akla doğal olarak öncelikle asgari ücretliler veya “istisna” olarak asgari ücret uygulamasının dışında tutulanlar geliyor. Fakat bu doğru değil.
Resmi olarak brüt ücretleri, “medyan” ücretin* üçte ikisinden az olan herkes “düşük ücretli” kategorisine girebiliyor. Dolayısıyla “düşük ücret sektörü” denildiğinde bu bütün işkollarını kapsıyor. Önemli olan elde edilen ücret.
Meslek eğitimini bitirmiş dolaysısıyla “nitelikli” veya “kalifiye” eleman kategorisinde, değişik sektörlerde çalışanlarda istatistiklere, “düşük ücret sektöründe çalışanlar” olarak yansıyorlar. Federal İstatistik Dairesi (bkz.: www.destatis.de/) verilerine göre Nisan 2024’te “düşük ücret sınırı” olarak 13,79 euro düzeyindeydi. Bu sınır Nisan 2025’te 14,32 euroya çıkmıştı.
Bu, işlerin yaklaşık yüzde 16’sını etkiliyor. Bu durumdan genelde süresiz iş sözleşmesine sahip çalışanlar etkileniyor.
ASGARİ ÜCRETLE FARK
Yasal asgari ücret, ücretlerin aşırı düşmesi engellemek için parlamento tarafından konulan bir alt sınırdır. Bugün asgari saat ücreti brüt 13,90 eurodur. Düşük ücret sektörü ise istatistiksel olarak medyan brüt saatlik kazancın üçte ikisinden az kazanan tüm işleri kapsar. Dolayısıyla bir işten elde edilen ücret, yasal asgari ücretin üzerinde olsa bile düşük ücret sektörü sınırının altında kalabilir.
ASGARİ ÜCRET: Hükümet tarafından belirlenen ve işletmelerin ödemesi gereken minimum ücret.
Düşük Ücret Sektörü: Medyan ücretin üçte ikisinin altında kalan iş ilişkilerinin oluşturduğu istatistiksel bir kavramdır.
* Medyan ücret, bir ülkede, bir işkolunda veya kurumda çalışanların ücretleri küçükten büyüğe sıralandığında tam ortada kalan ücrettir. Yüksek maaşlar “ortalama ücretin” yüksek olduğu varsayımına neden olur. Medyan ücret bu açından daha gerçekçi veridir. Örnek: Bir işletmede ödenen ücretler şu şekildedir: 3.000 – 5.000 – 7.000 – 15.000 – 18.000 euro düzeyindedir. Bu durumda işletmede ödenen “ortalama ücret” 9.600 euro görünürken “medyan ücret” ise 7.000 euro düzeyinde daha gerçekçi bir veri ortaya koyar.

