Berlin ve Hamburg’da DİDF üyesi derneklerin çağrısıyla 27 Eylül’de barış konferansları düzenledi. Silahlanma ve savaş politikalarının sosyal haklardaki kısıtlamalarla ilişkisine dikkat çekilen konferanslarda, barış hareketinin güçlendirilmesi neler yapılabileceği üzerinde duruldu.
Hamburg DİDF tarafından “Silahlanma, Askerileşme ve Sosyal Kısıtlamalar” başlığıyla bu yıl üçüncüsü düzenlenen barış konferansı 27 Eylül’de yaklaşık 120 kişinin katılımıyla Kulturhof Dulsberg’de yapıldı. Konferansın gündemindeki temel soru, “militaristleşme yaşamımızı ve işimizi nasıl etkiliyor; hükümetin savaş kışkırtıcı politikalarına karşı koymak için birlikte neler yapılabilir” idi.
Silahlanmayla nerede ve nasıl karşılaşıyoruz?
Lara Sommer’in açılış konuşmasının ardından atelye çalışmaları başladı. Medya atölyesinde, ana akım medyanın kamuoyu üzerindeki etkisini kullanarak, toplumu yeniden silahlanmanın gerekliliğine nasıl ikna ettiği üzerinde duruldu.
İkinci atelyede, militarizasyon ile çalışma hayatı arasındaki bağlantı ele alındı. Militarizasyonun işçileri ve işyerlerini nasıl etkilediği konusunda konuşmacılar VW’de yaşanan gelişmeleri ve Hamburg’da yapılan askeri tatbikatları dikkat çekici örnekleri olarak değerlendirdiler. Ayrıca sağlık, eğitim vb. temel ihtiyaçlar konusunda ciddi sorunlar yaşanırken, milyarlarca euroluk kamu kaynağının silahlanmaya ayrılmasının toplumsal yaşamı ciddi biçimde etkilediğine dikkat çekildi. İşçi ve emekçilere dayatılan fedakârlık ve kesintilerle silahlanma ve savaş politikasın arasında doğrudan bağlantı bulunduğunu vurgulayan katılımcılar, bu yüzden daha iyi çalışma koşulları için verilecek mücadelenin barış mücadelesiyle bütünleşmesinin gerekliliğini dile getirdiler.
Üçüncü çalışma grubunda da, eğitim sisteminin gençleri savaşa hazırlamak için nasıl kullanıldığını ele alındı. Müfredat içeriğinden Alman Silahlı Kuvvetleri ile yapılan fuar vb. etkinliklere ve okul grevi hareketine karşı alınan baskıcı önlemlere kadar, öğretmenler ve öğrenciler militarizasyonun okullara giderek daha fazla nasıl nüfuz ettiğini ve yansımalarını değerlendirdiler.
Türkiye Nasıl Önemli Bir Silah Üreticisine Dönüşüyor?
Türkiye’den online olarak konferansa katılan akademisyen ve gazeteci Bahadır Özgür, Türkiye’deki siyasi duruma ilişkin sunduğu değerlendirmede öztle şunları dile getirdi: “Türkiye, Orta Doğu’da çok önemli bir rol oynuyor ve bölgenin önemli bir silah üreticisi haline geliyor. Erdoğan’ın 2023 seçim kampanyasına zaten silahlanma konusu damgasını vurmuştu. Şirketler silahlarını doğrudan Türkiye’de üretiyor ve ihraç ediyor. Hükümetten giderek daha fazla ihale alıyorlar ve bu da toplam sipariş hacminin 90 milyar euroyu aşmasına neden oluyor. Türkiye, dünya çapında silah ihracatçıları arasında sekizinci sırada yer alıyor. Şu anda Türkiye, tüm Amerikan kıtasından daha fazla mühimmat üretiyor. Havan mühimmatı NATO’nun ihtiyaçlarını karşılıyor ve Ukrayna ve İsrail’deki gibi mevcut çatışmalarda kullanılıyor. Silah şirketleriyle yakından bağlantılı olan Erdoğan’ın çevresindeki devlet başkanları bu sözleşmelerden faydalanıyor. Silahlanmanın bir nedeni de, Husiler tarafından giderek daha fazla tehdit edilen ticaret yollarının güvenliğini sağlamak. Türkiye’de silahlanma, genel nüfusun çalışma ve yaşam koşullarında da bozulmaya yol açıyor. Barış hareketi henüz küçük olsa da, ona karşı direniş giderek artıyor. Bu direnişi acımasızca bastırma girişimleri yapılıyor. Son zamanlarda CHP adayı örneğinde görüldüğü gibi, muhalefete karşı sert bir baskı uygulanıyor.”

‘Barış hareketini güçlendirmemiz gerekiyor’
1980’lerden beri var olan ve barışı savunan, her yıl Paskalya Yürüyüşü’nü düzenleyen barış girişimleri, sendikalar, siyasi partiler ve kiliselerden oluşan bir ittifak olan Hamburg Forumu’ndan Andreas Grünwald, açılış konuşmasında sosyal kesintilere ve daha iyi çalışma ve yaşam koşullarına karşı protestoları barış protestolarıyla birleştirmenin ne kadar önemli olduğunu vurguladı. Özellikle askeri hazırlığın arttığı dönemlerde, barış hareketini güçlendirmenin ve Alman hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı net ve birleşik bir duruş sergilemek gerektiğine dikkat çekti.
Konferansın devamında gazeteci ve Ortadoğu uzmanı Fehim Tastekin, gazeteci ve yazar Jörg Kronauer, gençlik temsilcisi Noa Loof ve Theorie&Praxis.org editörü Hanna Lubcke konuşmacı olarak katıldığı panelde “Sosyal adalet mücadelesi ile savaş ve militarizasyona karşı mücadele neden el ele gitmelidir?” sorusuna yanıt arandı.
ASKERİLEŞME VE SOSYAL KESİNTİLER İÇİÇE
Jörg Kronauer, mevcut ABD dış politikasına ve Çin ile artan rekabete genel bir bakış sunarak başladı. Ayrıca Avrupa ve Almanya’nın uluslararası alanda kendilerini göstermek için kendi askeri gücünü artırma çabasına değindi. Ardından Fehim Taştekin sıcak çatışmaların yaşandığı Orta Doğu’daki gelişmeleri ele alan bir değerlendirme yaptı. Gazze, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki savaşları ve çatışmaları uluslararası güç ilişkileri ve egemenlik mücadelesinin bir sonucu olarak görmek gerektiğine dikkat çekti.
Hanna Lubcke de konuşmasında Almanya’da silahlanma konusundaki tırmanışın yalnızca ABD baskısıyla açıklanamayacağını, aynı zamanda Almanya’nın kendi emperyalist çıkarlarıyla bağlantılı olduğunu belirtti. Aynı zamanda, yeniden silahlanmanın kamuoyuna nasıl iletildiği ve tehdit senaryolarının ve medyanın bu konuda ne gibi bir rol oynadığı konusuna değindi. Ve barış hareketinin en önemli zorluğunun, farklı mücadeleleri ve örgütleri birleştirmek olduğunu savundu.
Noa Loof da, sosyal kesintilere ve işçi haklarına yönelik saldırılara değinerek, kesintilerin, kötü çalışma koşullarının ve yeniden silahlanmanın birbirinden ayrı ele alınamayacağını vurguladı. İster konut yerine kışlalara yapılan yatırımlar ister kamu sektörü ister otomotiv endüstrisi olsun, paranın nereye aktığı ve kimin çıkarlarının önceliklendirildiği sorusu sürekli olarak gündeme geliyor.
Konferans, birlikte atılacak sonraki adımlar hakkında bir tartışmayla sona erdi. Özellikle sendikaların barış hareketine katılımı ve ortak seferberlik çabalarına odaklanıldı. Yapılan konuşmalarda barış hareketi, sendikalar, işçiler ve toplumsal hareketlerin daha yakınlaşması ve mücadelelerini birleştirmesinin gerekliliği ve önemine dikkat çekildi ve 3 Ekim’de Berlin ve Stuttgart’ta yapılacak barış eylemlerine katılım çağrısı yapıldı.

