Hamburg’da farklı sektör ve işletmelerden 50 civarında işçi, temsilci ve sendikacı DIDF Hamburg’un davetiyle bu soruya yanıt aramak üzere 3 Eylül’de biraraya geldi. İşten çıkarmalar, reel ücret kayıpları, çalışma saatlerine ve emeklilik haklarına yönelik saldırılar ve sosyal haklardaki kesintiler, milliyetçiliğin etkisi ve işçiler arasındaki bölünmüşlük gibi konuların üzerinde durulduğu buluşmada, ‘birlikte neler yapabiliriz?’ sorusuna da yanıt arandı.
Toplantıda, liman işyeri temsilcisi (GHB) ve Sol Parti milletvekili Kay Jäger, IG Metall STILL işyeri sendika temsilciler kurulu yöneticisi ve işyeri işçi temsilcisi Kevin Westphal ve IG BAU Hamburg yönetim kurulu üyesi ve Friedrich Holst’ta işyeri temsilcisi Marlon Schefzyck de konuşmacı olarak yer aldı.
Buluşmada mevcut işç haklarına yönelik saldırıların münferit sorunlar olmadığına dikkat çekilirek siyasi ve ekonomik alanda bir süredir izlenen politikaların, tüm faturayı işçi ve emekçilere çıkarmayı hedeflediği vurgulandı. Konuşmacılar, “bu durum sendikalara ve mücadeleci sendikacılara hangi görev ve sorumlukları yüklüyor?” sorusuna yanıt olarak özetle şu değerlendirmelerde bulundular.

Kay Jäger:
Hamburg Parlementosu’nda 2027 ve 2028 için devam eden bütçe görüşmeleri kasıtlı olarak belirsizleştiriliyor. Kesintilerin tam olarak nerede yapıldığı genellikle ancak daha yakından incelendiğinde ortaya çıkıyor. Üniversitelerde işten çıkarmalar, ilçe ofislerinde personel azaltımı, okul destek hizmetlerinde kesintiler ve iş bulma merkezleri üzerinde baskı. Aynı zamanda, Hamburg’daki sosyal durum da gergin. Bu kesintiler “kaçınılmaz” değil; yüksek gelirli bir şehir, kamu hizmetleri ve sosyal programların neden tasarruf için hedef alındığı sorusuna cevap vermelidir. Sadece bekleyerek bir çözüm bulmak mümkün değil. Tarihsel olarak, işçi sınıfının kazanımları hükümetlerin lüfuyla değil, aşağıdan gelen mücadele ile elde edilmiştir. Anahtar mesele sendikaların işçilerle birlikte sokaklarda mücadele etmesidir.
Kevin Westphal:
İşçi ve emekçilerin ‘genel bir ekonomik kriz nedeniyle kaçınılmaz olarak fedakarlık yapmak zorunda kaldığı’ fikrini benimsetmek istiyorlar. Bu doğru değil. Alman sanayisi gerçekten de zor yıllar geçiriyor olsa da, işverenler ücret kısıtlamalarını, personel azaltmalarını ve hükümet desteğini haklı göstermek için kasıtlı olarak istismar ediyor. Asıl önemli çatışma, şirketlerin karlılığını artırmakla ilgilidir. Bunun bedeli de genellikle işçilere ödetiliyor. Sendika yönetimlerinin de çalışanların durumundan ziyade şirketlerin ekonomik durumuna odaklanması önemli bir sorun.
Sendikaların uzlaşmacı çizgisi sınırılarına ulaşıyor
Marlon Schefzyck:
Milyonlarca üyesiyle DGB’ye bağlı sendikaların muazzam bir güce sahip olduğu açık. Ancak bu gücün dizginlenmemesi gerekiyor. Sendikaların sosyal ortaklığa ve işverenlerle uzlaşmaya dayanan bir yaklaşım ile işçi haklarını gerektiği gibi savunmaları mümkün değil. Sendikalar işçi örgütleridir öncelikle gözetmesi gereken de işçilerin çıkarıdır. Buna uygun davranmaları gerekir. Sendikaların benimsediği bu çizgi, kendi tabanlarıyla bağlarının zayıflamasına da yol açıyor. Özellikle bu durum kötü toplu pazarlık anlaşmalarında, işçilerin sendikalara karşı güven kaybına yol açıyor. Çözüm bu nedenle sendikaların daha fazla demokratikleşmesinde yatıyor: İşyeri grupları oluşturmak, işyeri temsilcilerini harekete geçirmek, talepleri işçilerle birlikte oluşturmak ve kararların yukarıdan dikte edilmesine karşı çıkmak. Mücadeleci işyeri temsilcileri ve sendikacılar işçilerle birlikte mücadeleyi örgütlediğinde sermaye ve hükümetin işçi düşmanı politikaları sınırlanabilir.
Hastalık izinleri, fazla mesailer ve işten çıkarmalar…
Konuşmacıların değerlendirmelerinin ardından gelen tartışma, işyerlerinde baskının ne kadar arttığını da gösteriyordu. Örneğin, birçok işçi, şirket yönetiminin baskı uygulamak amacıyla düzenli olarak çalışanların hastalık izin günlerini şirket ortalamasına göre düzenlediğini belirtti. Hastalık izin günleri, ek işler, ikramiyeler ve çalışma saatleri gibi konuların giderek artan bir şekilde çatışma noktası haline geldiğine dikkat çekildi.
Tartışmaya katılanların büyük ölçüde hemfikir olduğu bir nokta vardı: “Eylem ve protestolar gerekli, ancak yeterli değildir.” Konuşmacılar, geçmişte çalışanların sosyal saldırılara sadece gösterilerle değil, öncelikle iş durdurarak da karşı koyabildiklerini dinleyicilere hatırlattılar. Sanayiden güncel örnekler de binlerce çalışanın birlikte hareket etmesinin potansiyelini gösterdi. Bu, Almanya’da sıklıkla göz ardı edilen bir soruyu daha net bir şekilde gündeme getiriyor: grevlerin gücü. Gösteriler siyasi baskı yaratabilirken, grev ise şirketleri güçlerinin bulunduğu yerde, yani üretim, satış ve kâr üzerinden vuruyor.
Tartışmalarda mücadelenin sadece sendika yönetimlerinden beklenmemesi gerektiği, bu değişimin aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmesi gerektiği de vurgulandı.
Milliyetçiliğin bizi bölmesine izin vermeyelim
İşçiler arasında milliyetçi, ayrımcı politikaların etkisi de toplantıda ele alınan bir başka önemli konu oldu. Schefzyck, işçileri çok çabuk gözden çıkarmaya karşı uyararak: “İşçilerin düşmanı göçmenler veya işsizler değil, ücretleri düşüren, çalışma koşullarını kötüleştiren sermaye sahipleridir, Bu nedenle dayanışma, yalnızca çağrılardan değil, bunun anlaşılabileceği ortak mücadele ve deneyimlerle olur” diye konuştu.
Saldırılar durmayacak
Toplantıya katılanlar. Tüm sektörlerde işçi ve emekçileri zor bir dönemin beklediğine ve işçi haklarına yönelik ekonomik-sosyal saldırıların durmayacağına belirterek, şu sorunun gündemde olduğuna dikkat çektiler: “Krizin, yeniden silahlanmanın, rekabetin ve sosyal kesintilerin bedelini kim ödemeli?” Yapılan değerlendirmelerde, ‘bu bedeli işçilerin ödememelidir’ duruşunun toplumsal bir güç haline gelmesi için öfkeden daha fazlasına ihtiyaç olduğu, saldırıların uzun soluklu örgütlenme, dayanışma ve mücadele ile püskürtülebileceği dile getirildi.
Toplantıda konuşan işçileri, 26 Eylül Eylül’de sendikaların düzenlediği eylemlerin önemine vurgu yaparak, bu eylemlere katılımı artırmak için çaba içerisinde olduklarını da vurguladılar.
26 Eylül’deki toplumsal protesto, bir sonraki ortak referans noktası olarak defalarca dile getirildi.
(Hamburg/YH)

