Lucas Schäfer/TELEPOLIS
Giderek daha fazla işçi oyunu AfD’den yana kullanıyor. Ancak partinin çalışanlar için öngördüğü şeyler, bu imajla taban tabana zıt. Fabrikalar seçim kaleleri mi? AfD’nin isteği gerçekleşseydi bu bir gerçeklik haline gelebilirdi. Parti, 2025 Federal Seçimlerinde işçiler arasında ilk kez en güçlü parti konumuna yükselmişti. Anketlere göre oy oranı yaklaşık yüzde 30 civarındaydı.
2026 Eyalet Seçimleri bu eğilimi daha da güçlendirdi: Ren ve Mosel bölgelerinde işçilerin yüzde 39’u AfD’ye oy verdi. Sahil bölgelerinde yüzde 53’lük bir başarı elde edilirken, Magdeburg’da bugüne kadarki en yüksek seviyeye ulaşıldı. İşveren Ulrich Siegmund mavililerin (AfD’nin logosunda mavi egemen olduğu için) yaklaşık yüzde 59’unu harekete geçirdi.
Bunu bir Doğu Almanya meselesi veya marjinal bir olgu olarak geçiştirmek yetersiz kalır. Bu gelişme yıllardır gözlemlenen, dinamik bir süreç ve sadece Almanya ile sınırlı değil. Avrupa’nın diğer bölgelerinde veya Latin Amerika’da da işçiler artık ekonomik liberal sağ partileri tercih ediyor.
Batı Almanya’daki seçim zaferleri, “Kırsala Açılma” stratejisi ve belirgin üye artışının ardından, partinin söylem konusundaki hareketliliği de arttı. Haziran ayındaki Erfurt parti kongresinde Genel Başkan Alice Weidel, AfD’yi “yeni halk partisi” ilan etti. Eylül ayında ise doğrudan CDU’nun mirasçısı olduğunu belirtti.
Bu durum çeşitli açılardan dikkat çekici: AfD, geleneksel işçi ve sendika partisi olan SPD’nin siyasi mirasına değil, sağ muhafazakarlığın mirasına talip oluyor. Bu da ideolojik açıdan gayet tutarlı bir yaklaşım. Bununla birlikte, güncel anketler fiilen daha geniş bir destek yelpazesi iddiasını destekliyor: ARD-DeutschlandTrend, Ekim ayı başında AfD’nin ülke genelinde yüzde 27 seviyesinde olduğunu gösteriyor. Sendika bağlantılı Ekonomik ve Sosyal Bilim Enstitüsü (WSI) paneli, Infratest dimap ve Forschungsgruppe Wahlen’in verilerine göre, 2025 yılı itibarıyla işçiler arasındaki AfD oy oranı ortalamada yüzde 40’a kadar çıkarken, bu oran 2013’te sadece yüzde beş civarındaydı.
AfD’nin işçiler arasındaki yükselişi 2025’ten önce başladı: Daha 2013 ile 2017 yılları arasında AfD’nin işçiler arasındaki oy oranı beş katına çıktı. 2016’daki eyalet seçimlerinde bugünkü tablo şimdiden belirginleşmişti.
Bu durumun tetikleyicisi —ve bugüne dair bir işaret niteliğinde olan unsur— muhtemelen mülteci krizi, sınır politikası ve ekonomik durgunluğa verilen tepkiydi; AfD, bizzat kendisinin yol açmadığı bir gelişmenin hem sözcüsü hem de adresi haline geldi. 2017’de AfD ülke genelinde işçiler arasında yüzde 21’e kadar oy oranına ulaştı; 2021’de ise kayıplara rağmen yüzde 22 seviyesinde kaldı.
Sonuçlar, bunun yalnızca bir protesto olgusu olarak değerlendirilemeyecek kadar istikrarlı —ki bu durum 2021’de ampirik açıdan anlamlı hale geldi—; nitekim ülke genelinde AfD’nin oylarındaki düşüşe rağmen işçi kesimindeki oran dikkat çekici derecede yüksek kaldı. Asıl büyük sıçrama ise 2026’ya kadar gerçekleşti.
Yine de işçiler, AfD seçmen kitlesinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor. Sendika bağlantılı WSI’nın 2025 verilerine göre bu oran yüzde 19’un biraz altında kalırken, seçmenlerin yaklaşık yüzde 60’ını beyaz yakalı çalışanlar (memur ve büro emekçileri) oluşturuyor. Dolayısıyla işçi kesiminin oranı olağanüstü yüksektir; ancak seçmen kitlesi hiçbir şekilde ağırlıklı olarak proleter bir yapı arz etmez.
Geleneksel anlamda bir “işçi partisi”, sadece işçilerin oy verdiği bir partiyi değil, aynı zamanda AfD’nin bünyesinde barındırmadığı türden bir sosyal örgütlenme ortamını ifade eder. Partinin çevresi; geniş kitlelere ulaşan sosyal medya figürleri ve öğrenci kardeşlik birliklerinden faşist aktörlere kadar uzanan bir yelpazeden beslenmektedir.
İşyeri işçi temsilcilikleri, toplu iş sözleşmesi politikaları, kolektif çıkar temsili ve sosyal güvence; yani ücretli çalışanların kalıcı örgütlenmesi gibi unsurlar mevcut değil; hatta partinin bünyesindeki işçi kanadı girişimleri dahi bugüne dek başarısızlıkla sonuçlanan denemelerden öteye gidemedi. Alman çalışma sosyolojisinin duayenlerinden Profesör Klaus Dörre durumu tam olarak şöyle özetlemektedir: AfD klasik anlamda bir işçi partisi değildir; zira böyle bir tanım, sendikalarla kurulan bir bağı gerektirir.
Floris Biskamp’ın bir araştırması, AfD’nin ekonomi ve sosyal politika açısından son derece liberal piyasacı bir çizgide olduğu sonucuna varıyor. Bu bir paradoks. Biskamp’ın uluslararası karşılaştırmalı bir araştırması da bu bulguyu doğruluyor: AfD, Avrupa genelindeki kıyaslamalarda da piyasa liberali duruşunu korurken, aynı zamanda işçiler, düşük gelirliler ve yükseköğrenim görmemiş kişiler arasında da destek kazanıyor.
Partinin başarı modeli, muhtemelen sosyal meseleyi dikey değil, yatay bir düzlemde ele almasında yatıyor. “Sermaye-emek” çatışmasının yerini Almanlar ile göçmenler, vergi mükellefleri ile sosyal yardım alanlar ve “sıradan vatandaşlar” ile belirsiz nitelikteki seçkinler arasındaki çatışmalar alıyor.
Bu durum sosyal güvensizliği ortadan kaldırmıyor, aksine yeniden tanımlıyor. Ama şimdi odak noktasında mülkiyetin bölüşümü değil; kimin “bizden” sayıldığı, kimin çalışmaya istekli olduğu veya kimin ayrıcalıklı görüldüğü yer alıyor. Yani mantık şu: Eğer pasta küçülüyorsa, geriye kalan kırıntılar daha az sayıda ağız arasında paylaştırılmalıdır.
Araştırmalar; liberal piyasa, refah şovenizmi ve ekonomik milliyetçilikten oluşan bu bileşimi AfD’nin programatik temelini oluşturan unsurlar olarak tanımlıyor. İşçiler için şu anda refahtan aldıkları payın neden azaldığına dair alternatif bir açıklama sunulması yeterli oluyor; bu açıklamanın ne ölçüde inandırıcı olduğu ise ikinci planda kalıyor.
AfD’nin programı çelişkiler barındırıyor. Toplu iş sözleşmesi düzeni, işçilerin karar alma süreçlerine katılımı, güvencesiz istihdam ve çalışanların kolektif gücü gibi konuların programda hiçbir yeri yok. Bunun yerine parti, piyasa mekanizmasına ve gönüllülük esasına dayalı toplu pazarlık düzenine güveniyor. Nitekim AfD grubu, Federal Toplu Sözleşme Uyumluluk Yasası’na karşı blok halinde oy kullanmıştı.
Böylece AfD, giderek zayıflayan korporatist sosyal ortaklık modelinin bile gerisine düşerek, çözüm için şirket patronlarının insafına bel bağlıyor. VW yönetiminin ve toplu iş sözleşmelerini feshetme hamlesinin şu anda adeta sekteye uğrattığı bir şevk bu.
Vergi politikası konusunda durum daha da belirgin: Servet ve miras vergilerinin kaldırılması, şirketlerin ve yüksek gelirlilerin üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi hedefleniyor. Böylece AfD, programatik açıdan emekçilerin değil, “büyük efendilerin” partisi olma niteliğini koruyor. Sosyal politika bağlamında mavi yakalı işçileri merkezine alan tek girişim, yakın zamanda yürütülen “45 yıl yeter” kampanyası oldu.
Parti, sıkı bir liberal piyasacı vergi politikasını, seçici ve kulağa sosyal içerikli gelen vaatlerle harmanlıyor. Bu durum, akademik araştırmaların bulgularıyla da örtüşüyor: Sağ popülistler, “çok çalışanlara” ve “yerli” nüfusa yönelik emeklilik düzenlemelerinde daha cömert davranma eğilimindeler.
AfD, klasik işçi hareketinin zayıfladığı bölgelerde güçlü bir konumda. Son dönemde sendika üyeleri arasındaki destek oranı da artış gösterdi. Bunun nedeni AfD’nin izlediği politikalardaki bir değişiklikten ziyade; statü kaybı korkusu, dönüşüm baskısı, hissedilen adaletsizlik ve gerçek yoksulluktan oluşan bir karışım. Çalışanların sendikaları zayıf ve temsil kabiliyetlerini yetersiz gördüğü yerlerde AfD, bu hayal kırıklığını ulusal ve göç politikası eksenli bir masal anlatısına kanalize edebiliyor.
Sağ kanat, AfD’ye yakın duran “Zentrum” oluşumu aracılığıyla işletmelerde ve işyeri işçi temsilciliklerinde kendine yer edinmeye, IG Metall’i hedef almaya, kendi örgütlenme gücünü oluşturmaya ve bu kilit endüstrideki hoşnutsuzluğu tek bir potada toplamaya çalışıyor.
Zentrum, DGB ile kıyaslanamayacak düzeyde olsa da VW ve Audi’deki ilk başarıları siyasi açıdan kayda değer nitelikte. Ve işletmelerle kurulan bu doğrudan bağlantı ağı daha da geliştirilebilir ve bir AfD federal hükümeti döneminde, çalışanları pasifize etmek ya da daha fazla sosyal hak gaspını direnişle karşılaşmaksızın hayata geçirmek amacıyla kullanılabilir.
Dolayısıyla bu durumun beslendiği zemin, yalnızca AfD’nin gücünde değil; daha önce işçilere esasen bir çıkar temsiliyeti ve yönelim sunan örgütlerin yaşadığı erozyonda ve mevcut siyasi iklimde yatmaktadır.
AfD bir işçi partisi değildir; ücretli çalışanları ne ideolojik ne de örgütsel düzeyde temsil eder. Bu nedenle etkili bir karşı siyaset; refleksif bir “güvenlik duvarı” (tecrit) tutumundan ziyade, katılımcı karar alma mekanizmalarının sosyal mücadele eksenli bir anlayışla yeniden yapılandırılmasında ve “yukarıdakilere” karşı bir savunucu rolüne bürünen bu parti hakkında tavizsiz bir aydınlatma çalışması yürütülmesinde yatmaktadır.
Çeviren: Semra Çelik

