Devlet adına hizmet veren şirket, Federal İş Mahkemesi’nde işyeri temsilciliğine karşı kaybetti.
JANNIK ERDOGAN
Düsseldorf Havalimanı’ndaki güvenlik görevlilerini temsil eden işyeri temsilciliği (Betriebsrat), uzun süren bir mücadelenin ardından “Deutscher Schutz- und Wachdienst” (DSW) adlı şirkete karşı zafer kazandı. 5 Ağustos 2026 tarihinde Erfurt’taki Federal İş Mahkemesi (BAG), DSW’nin yaptığı temyiz başvurusunu nihai karar mercii olarak reddetti (Dosya no: 7 ABR 14/25). Böylece, Federal Polis adına yolcuları ve el bagajlarını kontrol eden yaklaşık 1.400 çalışan, mesai saatleri içerisinde kısmi iş yeri toplantılarına katılabilecek. Bu vaka, devletin kamu görevlerini özelleştirip ihaleye çıkardığında ve sorumluluğu da beraberinde devrettiğinde nelerin yaşanabileceğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
MÜCADELE EDİLMEDEN KAZANILAMAYAN HAKLAR
İşyeri Teşkilat Yasası’na (“Betriebsverfassungsgesetz”) göre, iş yeri toplantıları esasen mesai saatleri içerisinde gerçekleştirilir. Bu kuralın tek istisnası, “iş yerinin kendine has yapısının” zorunlu kıldığı durumlardır. DSW, vardiyalı çalışma düzeni, güvenlik görevi ve Federal Polis’in belirlediği şartları gerekçe göstererek bu istisnaya sığınmaya çalıştı.
Oysa iş yeri temsilciliği, şirkete karşı büyük bir uzlaşmacılık sergilemişti: Üç aylık dönemlerde en fazla on iki toplantı, her birinde en fazla 80 katılımcı (yaklaşık 1.400 çalışandan), önceden belirlenmiş zaman dilimleri, okul tatillerine denk gelmeyen tarihler ve üç ay öncesinden bildirim. “Ortak karar alma hakkını” (“Mitbestimmung”) bundan daha planlı bir şekilde organize etmek neredeyse imkansızdır. Buna rağmen DSW hem yerel iş mahkemesinde hem de eyalet iş mahkemesinde kaybettiği davaların ardından konuyu Federal İş Mahkemesi’ne (Erfurt) taşıdı.
Birleşik Hizmet Sendikası Verdi’nin verdiği bilgiye göre şirket, çalışanları bir toplantıya katılmak için iş yerinden ayrılmaları durumunda iş hukuku kapsamında yaptırımlarla karşılaşabilecekleri konusunda tehdit etmişti. Federal İş Mahkemesi nezdinde ise bu iddialar, genel endişe beyanlarının ötesine geçemedi. DSW, uzun süredir önceden bildirilen 80 kişilik devamsızlığın işleyişi neden tehlikeye atabileceğine dair somut bir gerekçe sunamadı. İhlal başına 10 bin euroya varan idari para cezasının, Piepenbrock’a bağlı bu şirketi gelecekte çalışanlarına yönelik saldırgan tutumlarından alıkoyup alıkoymayacağı ise belirsizliğini koruyor. Yine de iş yeri temsilciliğinin (BR) elde ettiği başarı ortada.
DEVLET, İŞVEREN SIFATIYLA SEYİRCİ KALIYOR
Havalimanlarındaki yolcu kontrolleri, Havacılık Güvenliği Yasası uyarınca aslında havacılık güvenliği otoritesinin sorumluluğundadır. DSW (Düsseldorf Havacılık Güvenliği Şirketi), devletin yetki devri yoluyla özel sektöre aktardığı bu görevleri yerine getirmektedir. Şirket, mahkemede iş yeri temsilciliği haklarının kısıtlanmasını, bizzat bu devlet göreviyle gerekçelendirdi. Devletin iş verdiği bir firmanın, kendisine görev veren makamın otoritesini kendi çalışanlarına karşı kullanması, bundan daha alaycı bir tutumla pek mümkün olamazdı.
Verdi’ye göre, Federal İçişleri Bakanlığı ve Federal Polis durumdan haberdardı ancak müdahale etmediler. Şimdi ise bu görev makamları, siyasi sorumluluk payına sahip oldukları yönündeki suçlamalarla karşı karşıyalar. İzlenen yöntem bilindik: Devlet işi dış kaynaklara devrediyor ve sanki sorumluluğu da işin kendisiyle birlikte devretmiş gibi davranıyor. Çalışanlar ise arada kalıyor; resmen özel bir şirketin hizmetinde, fiilen ise devletin hizmetindeler, ancak devletin korumasından yoksunlar. Özel sektörün kâr hırsı ile (çerçeve koşulları belirleyen) devletin uzun kolu arasında ezilme tehlikesiyle karşı karşıyalar.
SİSTEMLİ BİR ÖZELLEŞTİRME
1990’lı yıllara kadar yolcu kontrolleri polis tarafından yapılıyordu, ardından özelleştirmeye gidildi. Duisburg-Essen Üniversitesi bünyesindeki Çalışma ve Nitelik Enstitüsü’ne (IAQ) göre, bu adımın bir nedeni de personel maliyetlerini düşürmekti. O günden bu yana kontroller ihale usulüyle veriliyor; belirleyici unsur fiyat oluyor ve maliyetler, havacılık güvenliği harçları aracılığıyla bilet fiyatlarına yansıtılıyor. Sonuçlar ise şunlar: Düzensiz çalışma saatleri, ağır iş yükü, yüksek personel devir hızı ve belirli (kısa) süreli sözleşmeler. Bu mantığa göre iş yeri temsilciliği demokratik bir temel hak değil, bir maliyet kalemi; ücretli toplantılara ayrılan her bir saat ise kâr kaybı anlamına geliyor. Dolayısıyla Düsseldorf’taki çatışma münferit bir olay değil, bizzat iş modelinin bir sonucu.
Siyaset ise bu zinciri uzatmaya devam ediyor. Frankfurt örneğini izleyen giderek daha fazla havalimanı işletmecisi, güvenlik kontrollerini bizzat organize etmeye başladı: BER (Berlin Brandenburg Havalimanı) 2024’ten, Köln/Bonn 2025’ten, Stuttgart ise Kasım 2026’dan itibaren bu süreci üstleniyor. İşin fiili yürütümü özel şirketlere devredilirken, Federal Polis yalnızca denetim yetkisini elinde tutuyor. Düsseldorf Havalimanı’nın yarısı ise AviAlliance ve Aer Rianta International’dan oluşan bir konsorsiyuma ait. Burada zincir şu şekilde işliyor: Federal eyalet, yarı özel havalimanı, özel hizmet sağlayıcı ve çalışanlar. Her bir kademe, sorumluluğu bir diğerine atmayı kolaylaştırıyor. Alt kademelerde ise maliyet baskısının ve rekabetin bedelini bizzat işçiler ödüyor.
Resmi olarak bu, otoyol inşaatlarındaki gibi bir “kamu-özel ortaklığı” (KÖO) değil; ancak mantık aynı: Risk ve sorumluluk kamuya aitken, kârı özel sektör cebe indiriyor. Federal Sayıştay 2014 yılında, bu modelin nasıl sonuçlandığını gözler önüne serdi: İncelenen altı KÖO otoyol projesinden beşinin devlete maliyeti, geleneksel yöntemle yapılan projelere kıyasla toplamda 1,9 milyar euro daha fazla oldu.
ÇÖZÜM: ÖRGÜTLENME
Münih örneği, işlerin farklı yürütülebileceğini gösteriyor. Orada, 1986’dan beri Bavyera Eyaleti’ne bağlı bir şirket yolcu kontrollerini gerçekleştiriyor ve çalışanlarına kamu sektörü toplu iş sözleşmesi (tarife) üzerinden ödeme yapıyor. Asgari talep; toplu iş sözleşmesine uyumun ve işçilerin karar alma süreçlerine katılımının, ihale şartnamesinde kesin bir koşul haline getirilmesi olmak zorunda. Daha tutarlı olanı ise, güvenlik kontrollerini yeniden kamu denetimine almak.
Düsseldorf örneğinin en önemli dersi şu: Kâğıt üzerindeki haklar, ancak onları talep edenlerin gücü kadar değerlidir. Şirket yönetiminin “işletmenin kendine has bir özelliği” olarak sunduğu şey, aslında yukarıdan aşağıya yürütülen bir sınıf mücadelesidir. Hakları korumaktan ziyade ihaleleri yönetmeyi tercih eden bir devletten medet ummak, bu duruma bir çözüm getirmez. Düsseldorf’ta ve kamusal görevlerin metalaştırıldığı her yerde, yalnızca örgütlü, dayanışma içinde olan ve kendini savunabilen bir işçi sınıfı çözüm olabilir. (YH/Duisburg)

