Milyarlarca euro silahlanmaya ve savaşa hazırlığa akıtılırken, aynı zamanda sosyal hizmetlerde, sağlıkta ve kalkınmada kesintilere gidiliyor. Bu siyasi önceliklendirmelerin arkasında ne var, Bunlar emekçiler açısından ne anlama geliyor ve silahlanmaya ve sosyal hakların budanmasına karşı direniş nasıl örgütlenebilir? Siyaset bilimci, barış aktivisti ve Sol Parti eski Federal Meclis Milletvekili Tobias Pflüger ile askeri harcamalar ile sosyal kesintiler arasındaki ilişkiyi konuştuk.
Ozan Dağhan / Essen
Savunma harcamaları 2026’da yaklaşık 108 milyar avroya yükseliyor. Neden özellikle burada bu kadar büyük yatırımlar yapılıyor ve bu gelişme nasıl ortaya çıktı?
Öncelikle şunu söylemek gerekir: Her zaman savunma harcamalarından söz ediliyor, aslında söz konusu olan askeri harcamalardır. Bunlarla finanse edilen her zaman saldırılar ve savunmadır. Bunu finanse edilen silahlanma projelerinde de görüyoruz. Özellikle neden şimdi bu kadar artırılıyor? Rusya’nın 2029’da bir NATO ülkesine saldıracağı iddia ediliyor.
Bu basit bir iddiadan başka bir şey değil. Rusya’nın saldıracağı kanıtlanmış da değil. Hamburg Federal Silahlı Kuvvetler Üniversitesi’nden Masala bunu açıkça söylüyor: Silahlanmayı gerekçelendirmek için bunu söylemek gerektiğini ifade ediyor.
Peki neden şimdi işler böyle ilerliyor? Bu tamamen açık. Özellikle Ukrayna savaşı sayesinde artık bir gerekçelendirme imkânına sahipler. Bunu şahsen deneyimledim. Eski Başbakan Scholz’un “milat” (Zeitenwende) konuşmasının hemen ardından finanse edilen silahlanma projelerine baktığımda şunu fark ettim: Bunların hepsini biliyorum.
Çünkü bunların tamamı daha önce planlanmış, ancak o dönemde hayata geçirilememiş projelerdi. Şimdi bunları hayata geçiriyorlar. Örneğin sipariş edilen kamikaze dronlar saldırı silahlarıdır. Artık bunu kimse inkâr etmiyor. Şimdi bunlar yeni bir yapıya, yeni ve daha küçük savunma sanayii girişimlerine aktarılıyor. Amaç, bütün toplumu savaşa hazır hale getirmek.
Bu, savunma politikası yönergesinde açıkça yazıyor ve bütün alanlara yayılıyor: Eğitim, sağlık. Sıklıkla pek bilinmeyen bir alan daha var: Ulaşımın tamamı.
Burada önemli olan şu: Askeri harcamalar ve silahlanma için gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’inden söz ediliyor. Bunun yüzde 3,5’i doğrudan orduya, yüzde 1,5’i askeri amaçlarla kullanılabilecek altyapıya ayrılıyor. Bunun silahlanmanın parçası olduğu çok daha açık bir şekilde ifade edilmeli.
Sözünü ettiğim bütçeye gelince. Artış, 2026 için ayrılan 108 milyar avroya ek olarak 30 milyar avro daha anlamına geliyor ve toplamda 138 milyar avroya ulaşıyor.
Buna altyapı programından gelen başka kaynaklar da ekleniyor. Bunlar NATO kriterlerine göre değerlendirilen paralar. Örneğin AB’ye aktarılan ve onun askeri alanına giden toplam kaynaklar, 14. bütçe kaleminde değil, 60. bütçe kaleminde yer alıyor.
Federal Meclis’in internet sitesinde 100 milyar avronun üzerinde bir askeri bütçeden söz edildiğinde, bu doğrudur. Ancak gerçekte toplam miktar daha yüksek. Ve böylece sosyal devlet meselesine geliyoruz.
Artan askeri harcamalar ile sosyal devlet arasında nasıl bir bağlantı var? Bunun emekçiler açısından sonuçları nerelerde somut olarak hissedilecek?
Bu bağlantı artık doğrudan. Bunu gerçekten bütçe kalemleri üzerinden kanıtlamak mümkün. Kalkınma bütçesi küçültülüyor, Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesi de aynı şekilde azaltılıyor. Şimdiye kadar en büyük bütçe olan Çalışma Bakanlığı bütçesinde ise neredeyse sadece emekli maaşlarına ayrılan pay korunuyor, diğer her şey azaltılıyor.
Örneğin sağlık sigortalarında ve benzeri alanlardan açıklanan kesintiler konusunda benim tezim şu: Pek çok insan bunlardan kendilerinin de etkileneceğinin henüz farkında değil. CDU/CSU-SPD koalisyonun sözde “reformu” olan bu sosyal hakları budama programı herkesi etkileyecek. Neredeyse herkesi. Elbette zenginleri değil. Ve somut olarak şunu göstermek mümkün: Bir alanda kaynaklar artırılırken başka alanlarda azaltılıyor. Alman Sendikalar Birliği’nde artık bu sosyal hakların budanmasına açıkça karşı çıkılıyor. Bu önemli.
Bu bağlantı üst düzeyde hâlâ çok temkinli bir şekilde ifade ediliyor, ancak neyse ki tabanın birçok alanında daha açık biçimde dile getiriliyor. Ben bunun somut olarak adlandırılmasını isterdim: Burada silahlanma artırılıyor, sosyal hakların budanması da burada gerçekleşiyor.
Federal Meclis Savunma Komisyonu’nda bir toplantıda 70 milyar avronun adeta masanın üzerinden geçirilmesine bizzat tanık oldum. Aynı anda ise yurttaşlık parası alanlar için yeterli para olmadığı anlatılıyor. Bu kabul edilemez.
108 milyar avro birçok insan için kavranması zor bir miktar. Siyasi önceliklerin insanların gündelik yaşamı açısından ne anlama geldiği nasıl anlaşılır hale getirilebilir? Ve insanların bu tartışmaya, bu söyleme aktif olarak müdahil olması için neler yapılması gerekiyor?
8,6 milyar avronun Future Compact Health System için kelimenin tam anlamıyla çöpe atıldığını gördüm. Bununla kaç okul yenilenebilir, öğrenciler için temel hizmetler karşılanabilir, sağlık alanında pek çok şey yapmak mümkündü.
Artık bu bağlantıyı doğrudan kurmamız gerekiyor. Bu kesintiler, ülke savaşa hazırlandığı için yapılıyor. Benim izlenimim halkın savaşı istemediği yönünde.
Şöyle bir durum var: İçinde sosyal demokrat bir partinin de bulunduğu bir hükümetimiz var ve bu partinin, gerçekte önceden planlanmış olanların ne olduğunu insanlardan gizleme konusunda büyük bir yeteneği var. Zorunlu askerlik zorunlu olarak gelecek. İlk zorunlu askere almalar aslında başladı. Oysa bize sürekli her şeyin gönüllülük esasına dayanacağı söylendi. Mücadele acımasız olacak. Burada kimin barikatın hangi tarafında olduğu açıkça belli olmalı.
Mücadele edilmesi gerekenler hükümetlerdir. Burada çeşitli toplumsal gruplar ve onların yapılarıyla – sendikalar, kiliseler ve benzerleri içinde – barış hareketi olarak bu silahlanmaya karşı açık bir tutum almalıyız ve aynı zamanda partileri de buna dahil etmeliyiz. İnsanlara bu konuda ne düşündükleri sorulduğunda sık sık karşılaştığım bir durum var: “İyi ki bu konuda bir şeyler yapıyorsun” diyorlar. Evet, bu güzel, ama daha fazla insanın bir şeyler yapması gerekiyor.
Siz bu bağlamda sağcı bir “askeri cumhuriyet” tehlikesinden de söz ettiniz. Bununla somut olarak neyi kastediyorsunuz? Bu tehlikeyi neye dayandırıyorsunuz?
Şöyle: Bir devlet siyasi ve mali önceliklerini giderek askeri silahlanmaya yöneltiyorsa, devlet bütçesinin giderek daha büyük bir bölümünü orduya harcıyorsa ve aynı zamanda bütün toplum savaşa ve askeri çatışmaya yönlendirilmeye çalışılıyorsa, bu devletin ve toplumun aşamalı olarak militaristleştirilmesi anlamına gelir. Bu, adım adım bir askeri cumhuriyet yönüne gider. Bunu bu şekilde adlandırmak gerekir. Çünkü analiz açısından önemlidir.
Peki neden “sağcı askeri cumhuriyet” diyorum? Çünkü aynı zamanda bu gelişmeyle birlikte aşırı sağcı AfD’nin güçlendiğini görüyoruz. Saksonya-Anhalt’ta yüzde 40’ın üzerine çıktı. Parça parça iktidarın içinde yer almaları pekâlâ mümkün. Ben sağcı yapılarla mücadelenin gerçekten gündemin merkezinde olmadığını görüyorum.
Bunu Federal Ordu ve sağ radikalizm konusunda bizzat yaşadım: Savaşa hazır bir Federal Ordu’ya ihtiyaç olduğu için bu konu basitçe yeniden kenara itildi. Oradaki birkaç sağcıyı da beraberinde alıyorlar. Ne yazık ki bu birkaç sağcının bazı noktalarda yapı üzerinde belirleyici bir etkisi oluyor.
Bu nedenle, ortaya çıkarılan askeri cumhuriyetin daha sonra sağcıların eline geçmesi konusunda gerçek bir tehlike var. Birçok insan henüz gerçekten bunun farkına varmış değil. Bu yüzden sağa karşı mücadeleyi militarizasyona karşı mücadeleyle birleştirmek önemli.
Bütün bunları sosyal hakların budanmasına karşı mücadeleyle de birleştirmek gerekiyor. Sadece sağa karşı mücadele etmek hiçbir işe yaramaz. Sadece militarizasyona karşı mücadele etmek de hiçbir işe yaramaz; bunları birbiriyle bağlantılı ele almak gerekiyor. Ancak o zaman işe yarar.

