Written by 18:35 HABERLER

Yapısal dönüşüm ve göç: Ruhr Bölgesi’nin hikâyesi nasıl ve kimlerle anlatılıyor?

Ozan Dağhan / Bochum

Bochum’da 9 Mayıs’ta düzenlenen 2. Göç Konferansı’nda, yapısal dönüşüm ile göçün Ruhr Bölgesi’nde insanların çalışma ve sosyal yaşamını bugüne kadar nasıl şekillendirdiği; bunun katılım, dışlanma ve toplumsal birliktelik açısından ne anlama geldiği tartışıldı.

Ruhr Bölgesi, kendisine dair birçok imge üretmiş bir bölge: Gün batımında yükselen maden kuleleri, kültür mekânlarına dönüşen eski maden ocakları, eğlence ve yaşam alanlarına dönüşen sanayi yapıları… Bunlar, artık bölgesel kimliğin parçası hâline gelmiş bir yapısal dönüşümün imgeleri. Ancak bu dönüşümün nasıl anlatıldığı, bu anlatıda kimlerin görünür olduğu ve kimlerin görmezden gelindiği, toplumsal olduğu kadar siyasal bir soru olarak karşımıza çıkıyor.

Bochum Sanat Müzesi’nde düzenlenen konferansta bu soru, tarihsel, siyasal ve sivil toplum perspektiflerini bir araya getiren tartışmaların çıkış noktası oldu. “Ruhr Bölgesi’nde Yapısal Dönüşüm ve Göç” başlığıyla düzenlenen konferansta akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri; işçi göçü, sanayisizleşme, sosyal güvencesizlik ve siyasal katılımın birbirine ne kadar yakından bağlı olduğunu tartıştı. Konferans, Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF), Sosyal Hareketler Enstitüsü, Disiplinlerarası Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Merkezi (InZENTIM) ve Rosa-Luxemburg-Vakfı tarafından düzenlendi.

Konferans, Bochum Büyükşehir Belediye Başkanı Jörg Lukat’ın selamlama konuşmasıyla açıldı. Ardından Ruhr Üniversitesi Bochum Sosyal Hareketler Enstitüsü’nden Dr. Caner Tekin katılımcıları selamladı. Tekin, konferansı bilim dünyası ile göçmen dernekleri arasında daha uzun soluklu bir alışverişin parçası olarak değerlendirdi. Amaç, “tarihsel ve sosyolojik birikimleri” bir araya getirmek ve bu birikimi toplumsal tartışmalara taşımaktı. DİDF adına konuşan Düzgün Altun ise Ruhr Bölgesi’nin hem işçi göçünün hem de yapısal dönüşümün merkezi alanlarından biri olduğunu vurguladı. Altun’a göre tam da bu bölgede, sosyal krizlerin göçle açıklanamayacağı bütün açıklığıyla görülüyor: “Krizler sistemseldir; burada yaşayan insanların kökeni, inancı ya da ten rengiyle ilgisi yoktur.” Altun, bölünmeye ve ırkçı yorumlara karşı ortak hareket etmenin ve somut sosyal talepler geliştirmenin belirleyici olduğunu ifade etti.

İlk oturumda konunun tarihsel boyutu ele alındı. Trier Üniversitesi’nden Tarihçi Prof. Dr. Lutz Raphael, “1973 İşçi Alımının Durdurulmasından Bugüne Sanayi Dönüşümü ve Göç: Ruhr Bölgesi İçin Bir Ara Bilanço” başlıklı sunumunda, işçi göçü ile maden ve çelik sanayisinin ne kadar iç içe geçtiğini ve yapısal dönüşümün birçok insan için nasıl yapısal bir kırılmaya dönüştüğünü ortaya koydu. Sanayi istihdamının gerilemesiyle birlikte çalışma yaşamları, aile stratejileri, eğitim yolları ve yükselme olanakları değişti. Raphael, 1980-2000 yılları arasındaki dönemi kitlesel işsizlik, belirsiz gelecek perspektifleri ve eğitim, mesleki eğitim, sosyal yükselme ve katılım sorularıyla şekillenen bir göç dönemi olarak tarif etti. Aynı zamanda göçmenlerin yalnızca bu sürecin mağdurları olmadığını; Ruhr Bölgesi’nde kalıcı olarak yerleştiklerini, sosyal ağlar kurduklarını ve bölgenin dönüşümünü birlikte şekillendirdiklerini vurguladı.

Bu tarihsel çerçevenin ardından, yapısal dönüşümün bugün nasıl anlatıldığı ve temsil edildiği sorusu gündeme geldi. Dr. Victoria Huszka, “Göçle Şekillenmiş Toplumda Yapısal Dönüşümün Sembolik Anlatımı: Sosyal Medyada Vizyonlar, Boşluklar ve Çatışma Alanları” başlıklı sunumunda, yapısal dönüşümün yalnızca maddi değil, aynı zamanda sembolik ve imgesel düzeyde de müzakere edildiğini belirtti. Sosyal medyada Ruhr Bölgesi’nin çoğu zaman dönüşümü başarıyla tamamlamış “kentsel, yaratıcı ve yeşil” bir bölge olarak anlatıldığına dikkat çeken Huszka’ya göre, bu anlatının önemli boşlukları var: Zaman, eğitim, hareketlilik ya da dijital yetkinlik gibi kaynaklara daha az sahip olanlar daha kolay görünmez kalabiliyor. Bu nedenle bölgesel gelişime dair iletişimin daha çoğulcu olması ve farklı biyografilere, farklı kaynaklara sahip insanların bölgede nasıl iyi yaşayabileceği sorusunu daha güçlü biçimde gündeme alması gerekiyor. Huszka’ya göre, yapısal dönüşüme dair olumsuz deneyimlerin dile getirilebileceği, dijital alanları da kapsayan mecralara ihtiyaç var; aksi halde bu deneyimler sağ aktörler tarafından kendi siyasal yorumlarına malzeme edilebiliyor.

Hangi imgelerin ve anlatıların hangi deneyimleri görünür kıldığı sorusu, konferansın üçüncü bölümünde sosyal güvencesizliklerin siyasal olarak nasıl yorumlandığı ve dışlama için nasıl kullanıldığı tartışmasına bağlandı. Bielefeld Üniversitesi’den Prof. Dr. Jutta Schmitz-Kießler, “Siyasal Söylem Olarak Sosyal Kriz: Sağ Popülistler Ruhr Bölgesi’ndeki Yapısal Dönüşümü Nasıl Kullanıyor?” başlıklı sunumunda, kriz, gerileme ve yabancılaşma deneyimlerinin sağ popülist aktörler tarafından nasıl suç, aidiyet ve dışlama söylevlerine dönüştürüldüğünü irdeledi. Schmitz-Kießler, sağ popülizmi sosyal çatışmaları basitleştiren ve “biz” ile “ötekiler” ayrımına taşıyan bir yorumlama biçimi olarak tanımladı. Bu söylemlerin Ruhr Bölgesi’nde yapısal dönüşüm, iş kayıpları, yoksulluk ve yaşam koşullarının kötüleşeceği korkusu gibi gerçek deneyimlere dayanabildiğine dikkat çekti. Ancak belirleyici olanın, bu deneyimlerin ekonomik ve siyasal gelişmelerin sonucu olarak mı kavrandığı, yoksa belirli gruplara mı yüklendiği olduğunu vurguladı. Böylece sosyal sorunların aidiyet sorularına dönüştürülebildiğinin altını çizdi.

Sosyal Değişim, Sağa Kayış ve Sivil Toplumsal Yanıtlar” başlıklı panelde Prof. Dr. Emra İlgün-Birhimeoğlu, Dr. Esma Çakır-Ceylan, Ali Can, Dr. Moritz Müller ve Düzgün Altun, sosyal belirsizlik, dışlanma ve siyasal yabancılaşmanın Ruhr Bölgesi’nde nasıl iç içe geçtiğini tartıştı. Panelde ayrıca sendikaların, göçmen örgütlerinin, eğitim inisiyatiflerinin ve yerel ağların bölünmeye ve sağcı yorumlara karşı nasıl bir rol oynayabileceği üzerinde duruldu.

Göç Konferansı şunu ortaya koydu: Dönüşümün birçok sesi var. Yoğun katılım, tarih, bugünün gerçekliği ve siyasal sorumluluğu bir araya getiren alanların ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Ancak Ruhr Bölgesi’nde yapısal dönüşüm ve göçün hikâyesi, bu bölgeyi kuran, krizlerini taşıyan ve bugününü şekillendiren insanların deneyimleri kamusal tartışmanın parçası olduğunda tamamlanmış biçimde anlatılabilir.

Close