Ozan Dağhan / ESSEN
Bochum’da 9 Mayıs’ta düzenlenen 2. Göç Konferansı’nda aşırı sağın sosyal medyayı nasıl propaganda aracı olarak kullandığı konusunda bir sunum yapan Dr. Victoria Huszka gazetemizin sorularını yanıtladı.
“Yapısal dönüşüm üzerine sembolik çalışma” ne anlama geliyor? Yapısal dönüşüm dilsel, medyatik ve sembolik düzeyde nasıl temsil ediliyor, yorumlanıyor ya da değerlendiriliyor?
Dr. Victoria Huszka: Bir bölge ekonomik merkezini kaybettiğinde, yalnızca maddi olarak değil, sembolik olarak da kendini yeniden kurmak zorunda kalır. Bu süreçte, o bölgenin ne olduğu ve ne olması gerektiği sorusu etrafında bir mücadele ortaya çıkar. “Yapısal dönüşüm üzerine sembolik çalışma” derken, insanların, kurumların ve medyanın bir bölgeye dair bu imgenin oluşumuna dil, görseller ve söylemler yoluyla katıldığı gündelik pratikleri kastediyorum.
Bugün bu çalışma büyük ölçüde sosyal medyada gerçekleşiyor. Milyonlarca paylaşım ve yorum, kömür madenlerin kapatılması sonrası Ruhr Bölgesi’ne dair belirli bir imge oluşturuyor: kentsel, yaratıcı, yeşil; yani yapısal dönüşümü başarılı bir süreç olarak tamamlamış bir bölge. Bu imgeler özellikle bölgesel ve kentsel pazarlama ajanslarının, ekonomi teşvik kurumlarının ve influencer’ların sembolik çalışmalarıyla ortaya çıkıyor.
Göç sonrası toplumda yapısal dönüşüm tartışmalarında hangi boşluklar ya da çatışma alanları görülüyor? Bu tartışmalarda hangi perspektifler, deneyimler ya da gruplar dışarıda bırakılıyor ve toplumsal gerilimler nerelerde ortaya çıkıyor?
Benim araştırma alanım olan Instagram’da “yeni Ruhr Bölgesi”ne dair hâkim imge, belirli grupları sistematik olarak ama çoğu zaman fark edilmesi zor biçimde dışarıda bırakıyor. Sosyal ve medya bilimleri alanındaki araştırmalardan biliyoruz ki sosyal medya üzerinden dijital katılım ilk bakışta düşük eşikli görünse de yine de bazı kaynaklara dayanıyor: zaman, eğitim, hareketlilik ve dijital yetkinlik.
Bu nedenle, yapısal nedenlerle bu kaynaklara daha sınırlı erişimi olan ve zaten dışlanmış konumda bulunan gruplar orantısız biçimde dışarıda kalıyor. Buna bağlı olarak göçmen kökenli nüfus grupları, ama aynı zamanda erkek olmayan aktörler de kömür madenlerin kapatılması sonrası Ruhr Bölgesi’ne dair bu hâkim vizyonun şekillendirilmesine çok daha az dahil oluyor. Oysa bu gruplar bölgeyi belirleyici biçimde şekillendirdiler ve bugün de şekillendirmeye devam ediyorlar. Bu yokluk, bölgesel imgelerin üretimine kimlerin dahil edildiği ve kimlerin edilmediği sorusunun bir sonucu olarak görülmeli.
Buradan dijital kamusal alanlar ve siyasal iletişim açısından hangi sonuçlar çıkarılabilir? Sosyal medya, kamusal alan ve siyasal iletişim nasıl şekillendirilmeli ki yapısal dönüşüm ve göç daha nesnel, daha farklılaştırılmış ve daha az kutuplaştırıcı biçimde tartışılabilsin?
Araştırmam, dijital kamusal alanların biçimlendirilmesinin siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor; her ne kadar bu çoğu zaman siyaset dışıymış gibi görünse de, çünkü görünürde “sadece” imgelerden söz ediyoruz. Oysa bir bölgenin imgelerini kim üretiyorsa, hangi perspektiflerin ve sorunların görünür olacağını da birlikte belirliyor.
Aynı zamanda kamusal alan oldukça heterojen. Gündelik dilde bunun için “yankı odaları” kavramını kullanıyoruz. Bu “balonlarda” tartışmalar hızla duygusal bir hâl alıyor; bu da siyasal meselelerle kurulan ilişkiyi etkiliyor. Açık bir fikir alışverişi yerine uçlarla karşı karşıya gelme daha çabuk yaşanıyor.
Özellikle bölgesel yapısal dönüşüm ve göç üzerine daha nesnel ve kapsayıcı bir iletişim için öncelikle, sürece katılmaya davet edilen grupların bilinçli biçimde genişletilmesi gerekir. Bölgesel gelişim ve pazarlama alanındaki ana akım iletişim daha çoğulcu bir yapıya kavuşmalıdır. Çünkü burada mesele yalnızca dış görünürlük ve bölgeler arası rekabet için vizyonlar üretmek olmamalı; aynı zamanda bölgede yaşayan insanlar açısından anlam taşıyan sorular da gündeme getirilmelidir. Örneğin farklı biyografilere ve kaynaklara sahip insanların burada nasıl iyi yaşayabileceği sorusu.
İkinci olarak, yapısal dönüşüme ilişkin olumsuz deneyimlerin dile getirilebileceği alanlara —dijital alanlar da dahil— ihtiyaç var. Böylece bu sorunlar hemen sağ tarafından sahiplenilmez. Sivil toplum grupları bu noktada merkezi bir rol oynayabilir: Ne bölgesel pazarlamanın pürüzsüz başarı imgesini ne de sağ popülizmin korku imgelerini yeniden üreten, kendi karşı anlatılarını geliştiren aktörler olarak.
Bu durum aynı zamanda, büyük teknoloji şirketlerinin siyasal iletişim açısından şu anda tamamen devre dışı bırakılamayacağı anlamına da geliyor. Bu, insanın kendi idealleriyle bağdaştırmakta zorlanabileceği bir gerçek olsa bile.

