Written by 15:17 ÇALIŞMA YAŞAMI

Neden hep işçiler fedakarlık yapıyor?

Almanya’da neredeyse herkes ekonominin kötü gidişatından, hayat şartlarının zorluğundan şikâyet ediyor. İşin ilginci en çok da hükümet, işverenler ve zenginler durumdan dert yanıyor. Gelir adaletsizliği ve yoksulla zengin arasındaki eşitsizlik yıldan yıla büyürken, emekçilerin ekonomik ve sosyal hakları budanırken, fatura yine emeğini satarak geçinmeye çalışan işçilere çıkarılıyor. “Ülke ekonomisinin çıkarları”, “işyerlerinin korunabilmesi”, “rekabet gücünün sürdürülebilmesi”, “artan savaş ve çatışmaların yarattığı riskler”, “emeklilik ve sosyal güvenlik sisteminin çökmemesi” için tek çıkar yolun işçilerin fedakârlık yapması, ücret artışı istememesi, çalışacak bir işi olduğuna şükredip, işini kaybetmektense daha az ücretle daha zor koşullarda çalışmayı kabul etmesi olduğu empoze diliyor. Ama yıllardır yaşanan tecrübe gösteriyor ki, fedakârlık işçiler için çözüm değil yıkım getiriyor!

ÇARESİZLİK VE FEDAKARLIK DAYATILIYOR

Dünya genelinde ekonomik rekabetin ve savaşların arttığı, üretimin durgunlaştığı, enerji başta olmak üzere yaşam ve üretim maliyetlerinin yükseldiği ve bu durumdan Almanya’nın da etkilendiği bir gerçek. Ama buradaki temel soru ve sorun: Bunun bedelini neden hep işçi ve emekçiler ödemek zorunda kalıyor? “Ülke ekonomisinin kurtulması”nın yolu neden hep işçilerin fedakârlık yapmasına bağlanıyor?

Diğer taraftan, sermaye sınıfı ve onun sözcülüğü yapan hükümet, sadece ekonomi kötü gittiği zaman değil iyi gittiği, olağanüstü karlar elde ettikleri dönemlerde de işçilerin ekonomik-sosyal haklarını olabildiğince azaltmaya çalıştılar. Yani iyi de gitse kötü de gitse, bedeli işçi ve emekçilerin ödediği bir ‘ekonomik düzen’ içinde bulunuyoruz.

Sermaye siyasetçileri, kritik zamanlarda sendika bürokrasisini de yedekleyerek hep şu dayatmada bulunuyor: Ülke ekonomisi ve işyerleri korunacaksa başka çare yok, işçiler fedakârlık yapmak zorunda!

SERMAYE AZAMİ KAR EMEKÇİLER ASGARİ YAŞAM DERDİNDE

Ancak işçilerin yıllardır yaşayarak tecrübe ettiği yaşadığı gerçekler, ücret ve çalışma koşulları konusunda işçilerin fedakârlık yapmasının sorunları çözmediği tersine hayatlarının daha da zorlaştığı ve toplumsal eşitsizliğin daha da büyüdüğünü gösteriyor.

İşte somut bazı veriler:

  • 2010 yılında yüzde 14,2 olan yoksulluk oranı, 2021’de yüzde 17,8’e yükselmiş, 2025 itibarıyla ise yoksulluk tehdidi altındaki nüfus 17,6 milyon kişiye ulaştı.
  • 2024 yılı itibarıyla nüfusun en zengin yüzde 10’luk dilimi, ülkedeki toplam servetin yüzde 56’sına sahipken, yüzde 50’lilik alt gelir grupları toplam servetin sadece yüzde 3’tür.
  • 2016 yılında 184,334 milyar euro olan şirket karları toplamı, 2025 yılı sonu itibarıyla 210,6 milyar euroya çıktı (bunun 109 milyar euro’su borsadaki en değerli 40 büyük şirkete aittir).
  • Yarı zamanlı çalışan işçi sayısı 2019 yılında 11,1 milyon (tam zamanlı çalışan sayısı: 30,5 milyon) iken, 2025 yılı Aralık ayı itibarıyla 12,1 milyona çıktı (Tam zamanlı çalışan sayısı: 28,8 milyona geriledi. (Kaynaklar 2024 Sosyal Rapor/Bundesbank/Fderal İstatistik Dairesi)

2022 yılından itibaren başta otomotiv olmak üzere sanayi üretiminde faaliyet gösteren bazı dev şirketlerin karlarında azalma olduğu bir gerçek. Ama VW, BMW veya Mercedes gibi bu dev tekellerin üzüntüsü daha fazla edememek iken, bu sektörde çalışan işçiler ücret, çalışma şartları, iş güvencesi gibi konularda büyük kaygı ve sıkıntı içine itiliyorlar. Yani patronlar maksimum kar edememenin, emekçiler ise ayakta kalmanın derdindeler!

MİLLİ EKONOMİYİ KURTARMAK NE DEMEK?

Her kapitalist ülkede olduğu gibi Almanya’da da hükümetler ve sermayenin işçileri fedakarlığa razı etmek için kullandığı gerekçelerin başında “milli ekonominin çıkarları ve güvenceye alınması” geliyor. İşçiler, ülke ekonomisi kurtulursa işçiler de kurtulacak, ülke ekonomisi zarara uğrarsa işçiler hepten kaybedecek! Ama hayatın ve rakamların gösterdiği gerçek şu ki, ülke ekonomisi iyi gitse de kötü gitse de emek ile sermaye arasındaki uçurum kapanmıyor.

Ve “ülke ekonomisini kurtarmak”, emek ve sermaye için aynı anlama gelmiyor. İyi zamanlarda artan refah da, kötü gidişatın faturası da işçilere ve işverenlere eşit dağılmıyor. Ülke ekonomi kalkındığında da zora girdiğinde de, gelir ve servet dağılımındaki dengesizlik ve adaletsizliğin büyümesi de bu gerçeğin bir sonucu.

Üzeri örtülmeye çalışılan gerçek şudur ki; “milli ekonomi, ulusal refah” ile kastedilen şey

aslında sermaye sınıfının karıdır. Öyle olduğu için de ekonominin düzlüğe çıkması, uluslararası rekabet gücünün artması, sermayenin daha fazla kar etmesi anlamına gelirken, işçi ve emekçiler açısından ise kötü ile daha kötü arasında seçim yapması dayatılıyor.

Close