YÜCEL ÖZDEMİR
Avrupa’da en fazla üyeye sahip Alman Sendikalar Birliği (DGB), işçi sınıfı ve emekçilere yönelik kapsamlı saldırıların planlandığı bu dönemde, bugün ülkenin dört bir yanında 1 Mayıs’ı “Önce bizim işimiz, sonra sizin kârlarınız” sloganıyla kutluyor.
Sadece 2025’te 150 bin işçinin işten atıldığı koşullarda, işçiler için “önce iş güvenliği”ni öne çıkarması önemli. Yayınlanan bildiride de dikkat çekildiği gibi işten atmaların arttığı, sosyal güvenceli işlerin yok edildiği, artan maliyetler gerekçesiyle bazı şirketlerin yurt dışına taşındığı şu dönemde bu mücadeleyle birleştirilmediği takdirde ise pek fazla anlam taşımıyor. Ekonomideki durgunluğun, bütçe açığının, silahlanmanın faturasının işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yıkılması için, değişik alanlarda hazırlanan sosyal kısıtlama paketleri sırasıyla açıklanmaya başlandı. Daha iki gün önce sağlık alanında 16,5 milyar avroluk kısıtlama paketi açıklandı. Emeklilikteki kısıtlamalar da muhtemelen yaz tatili öncesinde ilan edilecek.
Bütün bunlar olurken, belirlenen slogan mücadeleye dönüşmediği takdirde belli kesimlerde “Yeter ki işimiz olsun, gerisi çok önemli değil” anlayışını geliştirebilir. Ki bu sermayenin başlıca hedeflerinden birisi.
Sadece Almanya’da değil, dünya genelinde yeni hedefler belirleme, kazanımların üstüne yenilerini eklemeyi çoktan bir yana bırakmış mevcut sendikal anlayışın izlediği “savunma hattı”nda bugüne kadar büyük gedikler açıldı. Kayıplar verildi. Bu durum işçi sınıfının temel örgütleri sendikaların güç kaybetmesine yol açarken, sermaye mevzi kazandıkça pervasızlaştı.
Bugün 5,6 milyon üye ile “Avrupa’nın en büyük sendikal örgütlenmesi” olmakla övünen DGB de izlediği uzlaşmacı, işbirlikçi ve savunmacı anlayış nedeniyle güç kaybına uğramış durumda. 1980’de 7,8 milyon üyeye sahip iken bu rakam iki Almanya’nın birleşmesinden sonra, 1991’de 11,8 milyona kadar çıktı. Sonraki yıllar zirveden hızlı düşüş dönemi oldu: 2000’de 7,7 milyon, 2010 yılında 6,1 milyon, 2020 yılında 5,8 milyon.
Üstelik aynı dönemde çalışan sayısı sürekli arttığı halde… Federal İstatistik Dairesinin verilerine göre, sendika üye sayısının zirve yaptığı 1991’de çalışan sayısı 38 milyon 915 bin iken, dip yaptığı 2025’te 45 milyon 830 bin gibi rekor düzeye yükseldi.
Veriler, işçi ve emekçilerin sosyal hakları ve çıkarları lehine mücadelenin büyüdüğü yıllarda sendikal örgütlenmelerin güç kazandığını, işbirlikçiliğin had safhaya ulaştığı dönemlerde ise güç kaybettiğini gösteriyor. Bu gidişle güç kaybı devam edecek.
Keza bu yılın 1 Mayıs’ını bir de ırkçı-faşistlerin işçi sınıfının sorunlarını öncesine göre çok daha fazla suistimal ederek güç kazandığı koşullarda kutluyoruz. Aşırı sağcılar bir çok işletmede öncesine kıyasla daha fazla işçi temsilciliği kazanırken, bugün de ırkçı-faşistler “Ulusal Emek Günü” adı altında mitingler organize ediyorlar. Dolayısıyla, işçi sınıfının tarihsel mirasını yiyerek ayakta durmaya çalışan mevcut sendikalara, özünde işçi düşmanı olan yeni rakipler geliyor.
İşçi sınıfının örgütlerinin güç kaybettiği, sınıf olarak davranmanın arka plana atıldığı koşullarda, bütün emekçilerin yaşam koşulları, iş güvencesi her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor, çekilmez hale geliyor. İşçi sınıfına ekonomideki daralmayı gerekçe göstererek sürekli feragat etmesini dayatan sermaye ise kazanmaya devam ediyor. Örneğin, Alman Borsası’na (DAX) kayıtlı 40 şirket, geçen yıl 111 milyar avro net kâr elde etti. Rekor, 123,5 milyar avro ile 2021’e olmuştu. (Handelsblatt, 26.03.2026)
“Zarar” gerekçesiyle 2030’a kadar 35 bin işçiyi işten atacağını ilan eden VW tekeli 2025’te tam 6,9 milyar avro net kar yaptı. İşçiler işsiz kalıp yoksullaşırken, tekeller kazanıyor.
2026’nın 1 Mayıs’ında Almanya’dan başlayarak dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı asıl olarak tarihsel kazanımlarını ve mevzilerini elde tutmanın mücadelesini veriyor. Kapitalistler ise, Almanya’da da olduğu gibi, 1 Mayıs’ın ortaya çıkmasının temel talebi olan 8 saatlik iş günü de hedefe konulmuş durumda. 8 saatlik iş günü, uğruna verilen büyük mücadelelerin ardından, ilk olarak 1917’de Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi ve 1918’de Almanya’da gerçekleşen Kasım Devrimi ile hayat bulmuştu.
Bu tarihsel kazanımın üzerinden varlıklarını sürdüren Almanya’daki sendikalar bu yılki 1 Mayıs’ın önemli talepleri arasına bu nedenle 8 saatlik iş gününü korumayı da aldılar. Gerçekten de kararlı bir mücadele hattı izlenmediği takdirde, ABD’li finans tekeli BlackRock’tan şansölyeliğe transfer edilen Friedrich Merz, fırsatını bulduğunda var olan yasal güvenceyi ortadan kaldırmak için tereddüt etmeyecektir.
Kazanılmış sosyal haklara karşı kapsamlı saldırıların eşliğinde kutladığımız bu yılın 1 Mayıs’ı her açıdan derlenip toparlanıp, kararlı bir mücadele hattına girmeyi adeta zorunlu hale getiriyor. Bu aynı zamanda mevcut sendikalar için bir yol ayrımı anlamına geliyor. Ya Merz’in başında olduğu hükümetin dayatlamalarına karşı kararlı bir mücadele ya da bugün kadar olduğu gibi işbirlikçilik…
Tabanda başlayan hareketlilik ve hoşnutsuzluk, sınıf tarihi bilinci ve geleneği sosyal saldırılara karşı mücadelenin biriktiğini gösteriyor.

