Written by 10:39 KADIN

MeToo’dan geri kalanlar: Norveç prensi, yeni bir Michael Jackson çılgınlığı

“MeToo” hareketinin ilk büyük dalgasından dokuz yıl sonra, ilk bakışta çok az şey kalmış gibi görünüyor. Kadın hakları dünya çapında baskı altında. ABD’de Donald Trump veya Almanya’da Friedrich Merz gibi açıkça sağcı ve kadın düşmanı hükümetler, kadınlara yönelik gerici görüşleri destekliyor. Avrupa kraliyet ailelerinin üyeleri, cinsel şiddet suçlarından hafif hapis cezalarıyla kurtulabiliyor. Kadınlar için zor bir dönem olsa da bu hareketten çıkarılan dersler kesinlikle kaybolmuş değil.

Alev Bahadır

15 Haziran’da, Norveç Veliaht Prensesi Mette-Marit’in büyük oğlu Marius Borg Høiby’ye karşı açılan ceza davası, sanık için hafif bir ceza ile sonuçlandı. Høiby, aralarında dört tecavüz suçlamasının da bulunduğu çeşitli uyuşturucu kullanımı, fiziksel ve cinsel şiddet suçlamalarından yargılanıyordu. İki tecavüz ve saldırı suçundan suçlu bulunarak dört yıl hapis cezasına çarptırıldı; bu, 40 suçlamadan 34’ünden suçlu bulunduğu göz önüne alındığında nispeten hafif bir cezaydı.

Høiby, Mette-Marit’in önceki bir ilişkisinden olan oğlu ve Norveç kraliyet ailesinin resmi bir üyesi değil. Ancak, zengin kraliyet ailesinin tüm ayrıcalıklarıyla büyüdü ve yıllardır şiddet içeren ve istismarcı davranışlarıyla dikkat çekiyordu. Karar, öncelikle annesinin akciğer nakli beklediği sağlık durumuyla gölgede kaldı. Birdenbire, şiddet yanlısı oğul ve aldığı hafif cezadan, Mette-Marit sayesinde organ bağış kartı sayısının hızla arttığı gerçeğine odaklanıldı. Aslında Veliaht Prenses’in kendisi de cinsel suçlularla ilişkilere yabancı değil. Hayatı boyunca Jeffrey Epstein ile yakın bir dostluk sürdürdü. O, İngiltere Prensi Andrew’dan sonra böyle bir bağlantıya sahip olan ikinci Avrupa kraliyet ailesi üyesiydi.

SAHTE İDOLLER

Aristokrat ailelerin üyeleri için tepkilerin ve sonuçların sıradan insanlara göre daha az şiddetli olmasının nedeni, diğer şeylerin yanı sıra, medya, siyaset ve yargı üzerindeki hâlâ sahip oldukları etkide yatmakta. Aynı zamanda, soylular fiilen karar alma gücünden mahrum bırakılmış olsalar bile, kamuoyunda hâlâ güçlü bir şekilde romantize edilmekte. Kraliyet düğünlerinde, tüm parlak dergiler gelinlik resimleriyle doludur. Bir “kraliyet mensubu” öldüğünde, tüm uluslar yas tutar. Gerçekleşen peri masalları olarak satılan aristokrat aileler, gerçeklikten gizlenmiştir; çökmüş bir sistemin kalıntıları, çalışan insanların pahasına lüks bir hayat yaşayan bu insanlar birbirlerini korumak için nüfuzlarını kullanan kişiler olarak ortaya çıkarlar.

Ancak bu romantize edilmiş düşünceler sadece kraliyet aileleriyle sınırlı değildir; diğer kamu figürleri için de mevcuttur. Ramstein’dan Till Lindemann’ın veya oyuncu Christian Ulmen’in suçlandıkları eylemleri işlemediklerine kesinlikle ikna olmuş sesleri hatırlıyoruz. Oysa hiçbirimiz bu insanları tanımıyoruz. Müziklerini veya filmlerini ne kadar çok sevsek de röportajlarda ne kadar iyi ve ilerici görünseler de cinsel şiddet uygulamayacaklarını nasıl varsayabiliriz? Özellikle de güç istismarını açıkça gösteren bu kadar çok belgelenmiş vaka varken.

YORUMSUZ: “MİCHAEL”

Bu sözde “idollerin” eleştirisindeki boşluklar, özellikle Michael Jackson hakkındaki yeni biyografik film bağlamında da belirgindir. Jackson’ın kariyerinin başlangıcından, çocukluk döneminden başlayıp 1980’lerin sonlarında, kariyerinin zirvesinde ve ilk cinsel istismar iddialarının ortaya çıkmasından yaklaşık beş yıl önce sona eren film, bu iddiaları tamamen görmezden geliyor ve Jackson’ı yalnızca olumlu bir ışıkta gösteriyor. Bu, izleyiciler üzerinde önemli bir etkiye sahip. Film, neredeyse tüm platformlarda sürekli olarak övülüyor. Jackson’a karşı çocuklara yönelik ciddi cinsel istismar iddialarının olması, pazarlamada veya kamuoyu algısında hiçbir rol oynamıyor. Şaşırtıcı değil- sonuçta, çok para söz konusu. “Michael” şimdiden 900 milyar doları aşan hasılatıyla 2026’nın en büyük filmlerinden biri oldu.

PEKİ GERİYE NE KALDI?

Hâlâ kamuoyunda tanınan kişilere hoşgörüyle yaklaşmamız, Marius Borg Høiby veya Prens Andrew gibi kişilerin neredeyse hiç hapis cezası almadan kurtulabilmesi, Christian Ulmen gibi kişilerin kendi eşlerine yıllarca şiddet ve aşağılama uygulayabilmesi – tüm bunlar hiç de cesaret verici değil. Dahası, Almanya’nın kadın haklarını önemsemeyen, onları düzenli olarak sorgulayan ve göçmen karşıtı duyguları körüklemek için defalarca kullanan bir Şansölyesi var. Bu saldırılar, kadınların kendi kaderlerini tayin etme haklarının tamamının saldırı altında olduğu ABD’de daha da yoğun- ve yine de bu kişiler hâlâ seçiliyor.

İçinde bulunduğumuz olağanüstü zamanlarda, uluslar arasındaki kaynak mücadeleleri yoğunlaşıyor. Bu mücadeleleri güçlendirmek ve kendi ülkemizdeki şirketleri korumak için biz –çalışan insanlar– her düzeyde saldırıya uğruyoruz. İşçi hakları sorgulanıyor, sosyal programlar kesiliyor ve çeşitli hareketlerin yıllardır uğruna mücadele ettiği birçok kazanım saldırıya uğruyor. Bu gerileme, muhafazakâr, sağcı hükümetlere ve hareketlere doğru giden bu yol, piyasa mantığından kaynaklanırken, aynı zamanda kamuoyunun bu politikaları destekleyecek şekilde ayarlanmasını da gerektiriyor.

Kadın hareketi ve “MeToo”, “Benim Bedenim, Benim Seçimim” ve “Hayır Demek Hayır Demektir” gibi çeşitli ifadeler yıllar içinde büyüdü. Eşitsizliği, güç istismarını ve ataerkil yapıları ön plana çıkardılar. Giderek daha fazla genç kadın MeToo hareketine bağlı hissetti ve hissetmeye devam ediyor. 8 Mart ve 25 Kasım’da on binlerce (genç) kadın şiddeti protesto etmek ve kadın haklarını savunmak için sokaklara döküldü. MeToo ve diğer tüm hareketler halk arasında farkındalığı artırdı, ancak bu sistem içindeki diğer tüm ilerlemeler gibi, onlar da saldırılardan korunmalı ve savunulmalıdırlar.

Prenslerin, süperstarların, CEO’ların ve politikacıların kadınlara karşı işledikleri suçlardan paçayı sıyırmaları, bizi sahte idollerle ve idealize edilmiş erkeklik imgeleriyle oyalamaya çalışan bir sistemin parçasıdır. Dünya çapında yüz binlerce kadın artık bu imajı kabul etmeye hazır değil ve mücadeleye devam edecek.

Close